insankaynaklari.com içerik ekibi
İşsizlik bir kabus gibi çöktü üstümüze. Üstelik bu sefer diplomalı, diplomasız; çalışan, çalışmayan ayrımı yapmadan. Özgüven, motivasyon, performans, sadakat... Verimlilik için gereken ne varsa, tüm değerleri erozyona uğrattı.
------------------------
Türkiye ekonomisinin ‘stresini’ halen üzerinden atamadığı bir kriz süreci yaşadık 2000 ve 2001 yıllarında. Bu sürecin diğerlerinden en önemli farkı, topyekun bir sarsıntı yaşamamız, ekonomik krizden çalışanından patronuna hemen hemen tüm kesimlerinin yara almasıydı kuşkusuz. Rakamlar, ekonomik krizin en yıkıcı etkilerinin istihdam üzerinde olduğunu ortaya koyuyor. DİE tahminlerine göre, 2000 yılında 1 milyon 452 bin olan işsiz sayısı, 2001’de 450 bin artışla 1 milyon 902 bine çıktı. 2002’de ise işsizler ordusuna 510 bin kişi daha katılarak mevcut işsiz sayısını 2 milyon 412 bine yükseltti. Bu sonuçlara göre, son iki yılda işsiz sayısındaki artış yüzde 67 oldu. 2003’te de durum çok parlak değil. İlk altı aylık veriler, işsizliğin 2002’nin aynı dönemine göre 159 bin kişi arttığını gösteriyor. Bu rakamlar 2001’de yaşanan ekonomik krizin istihdamdaki etkilerinin ne denli derinleştiğini, 1 milyonun üzerinde yeni işsizin aramıza katıldığını gösteriyor. Üstelik makro göstergeler, 2002 ve 2003’ün ilk altı aylık dönemlerinde ekonominin büyüdüğünü söylerken istihdamın artmaması, aksine işsiz sayısının her geçen gün artması geleceğe umutla bakmayı zorlaştırıyor.
‘Büyüyen ekonomi, daralan istihdam’ paradoksu, Türkiye’nin hızla çözüme kavuşturması gereken ve giderek ‘sosyal bir yara’ya dönüşen en önemli sorunlarından biri. Bir yandan temel eğitimi bile zar zor almış iş arayan geniş kitleler, diğer yandan tüm imkanlarını zorlayarak en iyi eğitimi aldığı halde işsiz kalan beyaz yakalılar... Ernst&Young’a bağlı insankaynaklari.com sitesinde Platin Dergisi için yapılan ankette bu ay, işsizliğin kişilerin hayatı üzerindeki etkilerini sorguladık. Ankete ilginin yoğun olması ve çıkan sonuçlar, yukarıda dile getirdiğimiz endişeleri doğruluyordu. Anketten çıkan çarpıcı sonuçları iki önemli konuğun, İŞKUR Genel Müdürü Necdet Kenar ve Psikolog Adalet Bağdu’nun yorumlarıyla sizlerle paylaşacağız.
İşten önce özgüvenini kaybedenler...
İşsizliğin kişilerin hayatındaki etkilerinin araştırıldığı ankette ilk sorgulanan, kişilerin yaptıkları işle ilgili özgüvenlerinin azalıp azalmadığı. Ankette, çalışan kesimi oluşturan katılımcıların yarısından fazlası, işyerinde duydukları özgüvenin azaldığını belirtiyor. Yüzde 35’lik bir kesim ise, “Yaptığım işte özgüvenim azaldı” önermesini reddediyor. İŞKUR Genel Müdürü Necdet Kenar’a göre, çalışanların özgüvenlerinin azalması, Türkiye ekonomisinde son 10 yılda yaşanan şokların ve özellikle de 2001’deki krizin işsizliğe etkisinin doğal sonucu. Türkiye’deki binlerce işsizin Ankara’daki umut kapısı olan İŞKUR Genel Müdürü Kenar, bu sonucu şöyle değerlendiriyor: “Son ekonomik kriz, hem çok derin hem de çok geniş kapsamlı bir darbeydi. İhracata yönelik üretim yapanlar dışında ekonominin her sektöründeki küçük olsun, büyük olsun bütün şirketler krizden etkilendiler, istihdamda daralmaya gittiler. Bu gelişmelerin çalışanlarda işini kaybetme endişesi yaratması çok doğal. İşsizliğin ekonomik, fizyolojik ve psikolojik sonuçlarını bilen çalışanlar, istihdamda yaşanan bu gelişmeler karşısında işini kaybetme korkusu yaşamakta ve işinde özgüvenini kaybetmektedir.”
Pozitif Performans Enstitüsü’nden psikolog ve NLP uzmanı Adalet Bağdu ise, özgüvenin performans, motivasyon, işe bağlılık, yetenek, vizyon, eğitim gibi yaşamsal donanımlarımızı kabartacak en önemli öğe olduğunu düşünüyor. Özgüveni eksik bir insanın durumunun kabartma tozu eksik bir pastaya benzeyeceğini belirten Bağdu, “Türkiye’de çalışanın koşullarını değerlendirirsek, ihtiyaç duyulan bu kabartma tozu maalesef iyi bir pastanın oluşması için yetersiz kalıyor” diyor.
Motivasyon ağır yaralı...
Anket sonuçları, kişi çalışıyor olsa da geniş kitleleri etkileyen işsizliğin çalışanları da etkilediğini gösteriyor. Ankete katılanların yüzde 72’si, “İş yerinde motivasyonunun düştüğünü” kabul ediyor. Adalet Bağdu, motivasyonu düşük insanların çalıştığı bir işyerini ‘ruhların hapishanesi’ metaforuyla açıklıyor:
“Bu hapishanede günah keçisi yaratmanın, mağdur etmenin ve kusur bulmanın kaynaklarını çözmeye başlayabilirsek ve çok daha derinlerdeki endişeleri ele almanın yollarını bulabilirsek yapıcı yöntemler geliştirir, ‘ruhların hapishanesi’ yerine ‘renkli ve özgür ruhlar bahçesi’nin temelini atabiliriz.”
Peki ne tür uygulamalar kişinin motivasyonunun düşmesine sebep olur? Bağdu’ya göre; eskimiş bir uygulama, açıklamasız şirket birleşmeleri, ele geçirmeler, küçülmeler, rakiplerle ya da genelde dünyayla kavgacı ilişkiler, bireysel korkular ve kaygılar, kişileri işlevsizliğe, enerjilerini olumsuz bir biçimde serbest bırakmaya yani motivasyonsuzluğa itiyor. Necdet Kenar ise çalışanların motivasyonsuzluğunun üretim üzerinde yaratacağı olumsuzluklara dikkat çekiyor. “Motivasyonun düşmesinin üretim sürecinde olumsuz etkileri var. Bunlardan ilki verim düşüklüğü.
Motivasyonu düşük çalışanın verimi ve iş başarısı da düşük olur. Bir diğeri ise üretim kayıpları. Diğer bir olumsuz etkiyse, iş sağlığı ve güvenliğiyle ilgili. Motivasyonu düşük çalışanların iş kazası geçirme riskinin daha yüksek olduğunu biliyoruz” diyen Kenar, sürekli işini kaybetme endişesi içindeki çalışanların motivasyonunu yüksek tutmak için işletmelere önemli görevler düştüğünü belirtiyor.
Güven yoksa performans da yok...
Ankette sorgulanan bir diğer unsur da, çalışanların kendi performans düzeyleri hakkındaki düşünceleri. Anketi yanıtlayanların yüzde 59’u, işyerindeki performansının düştüğünü söylüyor. Adalet Bağdu, performans düşüklüğünün arkasındaki en temel duygunun ‘güvensizlik’ olduğunu düşünüyor. Bağdu’ya göre, güven duygusunun karşılanamaması sonucu kişi yaptığı işe odaklanmakta zorlanıyor; kendisini gergin, huzursuz ve diken üstünde hissediyor. İşsizlik ve işten çıkarmaların artması da, çalışanların güvensizliğini tetikliyor. Bağdu, “Bireyler sahip oldukları yerlerden emin olamıyor, geleceklerini göremiyorlar. Böyle bir ortamda da çalışanlardan yüksek ve nitelikli performans beklemek hata olacaktır. En doğal ihtiyaç olan güvenden yoksun kalmak, kişinin özgüven ve özdenetimini de zayıflatacaktır” diyor.
Çalışanların performanslarının düşüklüğünü söylüyor olmalarını, özellikle küresel rekabet içindeki şirketlerin dikkatle değerlendirilmesi gerektiğini belirten Necdet Kenar ise, çalışanın performansının düşmesinin yaratıcılık ve verimlilik düşüşüyle aynı anlama geldiğini vurguluyor ve şöyle devam ediyor:
“Düşük performans, ülke ekonomisi açısından düşünürsek daha düşük üretim ve verimlilik düzeyi demektir. Bu nedenle şirketler, çalışanların işsiz kalma endişelerini giderecek tedbirleri bir an önce almalılar. Bu konuda özellikle şirketlerin insan kaynakları departmanlarına önemli görevler düşüyor.”
Sadakat bağları zedelendi...
İşsizliğin ve işten çıkarmaların olduğu bir ortamda, çalışanla işveren arasındaki güven ve bağlılık duygularının da zedelenmemesi mümkün değil. Ankete katılanların yaklaşık yüzde 60’ı, işyerlerine bağlılıklarında azalma olduğunu belirtiyor. Ekonomik kriz döneminde maalesef birçok işletme, panik halinde rasyonel ve adil olmayan bir tutum içine girebildi. İŞKUR Genel Müdürü Necdet Kenar, düşüncelerini şöyle açıklıyor: “Birçok çalışan, ekonomik krizi fırsat bilen işverenin gerekmediği halde çalışan sayısını azalttığına inanıyor. Bu duygu çalışanın işyerine bağlılığını, dolayısıyla performans ve verimliliği azaltıyor. İş yerine bağlılığı azalan işgücüne, işyeri eğitim yatırımı yapmak istemiyor. Halbuki, işgücünün istihdamdaki sürekliliği, şirketin işgücü eğitimine yatırım yapmasını teşvik eden en önemli unsur. Çünkü bu yatırım, verimliliği ve yaratıcılığı artıracaktır. Burada yine şirketlere önemli görev düşüyor.”
Adalet Bağdu ise çalışanların, yakın dönemde işini yapan, işine sadık pek çok kişinin işsiz kaldığını gördüklerini ve bu durumun her an kendi başlarına gelebileceğini düşünmeye başladıklarını söylüyor. “Çalışan artık çalıştığı yerin kendisine karşı ne kadar sadık olduğunu sorgulama ihtiyacı duyuyor” diyen Bağdu, geleceğinden kaygı duyan, emeğinin karşılığını alamadığını düşünen bir insanın, aynı zamanda belki de içten içe işyerine karşı öfke besleyeceğini, bunun da şaşırtıcı bir durum olmadığını belirtiyor.
Çalışma şartları zorlaştı...
Ankete katılanların yüzde 59’u işsizlik ve işten çıkarmalar sonucunda çalışma koşullarının ağırlaştığı görüşünde. Türkiye’de imalat sanayiinde haftalık çalışma süresi 1988’den 2001’e kadar erkekler için beş, kadınlar içinse altı saatten fazla arttı. Aslında bu artış, 2002’de ve 2003’ün ilk altı ayındaki üretim artışı ve ekonomik büyümeye rağmen istihdamda artışın olmamasını da açıklıyor. Bu da mevcut işgücüyle daha fazla üretim yapıldığı anlamına geliyor. Şirketlerin ek istihdam yerine mevcut çalışanların mesai saatlerini ve iş yüklerini arttırmasının ardında üç temel neden olabileceğini belirten Necdet Kenar, bu nedenleri şöyle sıralıyor: “Öncelikle bu yöntem daha az maliyetli. İkincisi, şirketlerin talep artışının sürekliliği konusunda endişeleri var, bu nedenle ek istihdamda isteksizler. Bir de tabii öteden beri ileri sürdükleri istihdam üzerindeki vergi, sosyal güvenlik primi, kıdem tazminatı gibi ücret dışı yüklerle ilgili şikayetleri devam ediyor.” Kriz sonrasında, işini kaybedenler kadar kaybetmeyenler de bir belirsizlik ortamı yaşadılar. İşini kaybetmeyenlerin yaşadığı en büyük zorluklardan biri, maddi olanaklar ve sosyal haklardaki daralmaydı. Nitekim, ankete katılanların yüzde 75 gibi ezici bir bölümü, olanakların kısıldığını belirtiyor.
Reel ücretlerin ciddi bir düşüş yaşadığı bu dönemin çalışanlar üzerindeki etkisini ‘psikolog’ gözüyle şöyle yorumluyor Bağdu:
“Maddi olanaklar çalışanların motivasyonunu sağlayan temel öğedir. Bu sadece çalışanın yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamasıyla ilgili değildir. Maddi olanaklar, aynı zamanda bireyin yaşam standardını, toplumsal statüsünü ve kişisel imajını da belirler. Çalışanların maddi olanaklarının kısıtlanması, kişisel özgürlüklerinin azalması, toplumsal statüde düşüş ve ekstrem durumlarda kişisel imajın zedelenmesiyle sonuçlanabilir. Kriz sonrasında bu durum gözlemlenebilecek kadar çarpıcıydı Türkiye’de.”
Dil bilmeyene ekmek yok...
Anket sonuçlarına göre, hem şu anda bir işte çalışanların hem de çalışmayanların kariyere yönelik en öncelikli çalışmaları dil eğitimleri. Çalışan kesimde ikinci sırayı kişisel gelişim programları alırken üçüncü sırada teknik eğitimler geliyor. Çalışmayanlar içinse, teknik eğitim kişisel gelişim programlarına göre daha öncelikli. Dil eğitimine karşı katılımcıların bu kadar duyarlı olmalarını Necdet Kenar şöyle açıklıyor: “Artık herkes, iş bulmada ya da işini korumada yabancı dilin önemine inanıyor. Küreselleşen ve bilgi ekonomisine giden bir dünyada rekabet her alanda olduğu gibi iş gücü piyasasında, bilgi işçileri arasında da şiddetli olacaktır. Bireylerin bilgiye ulaşmaları için yabancı dil ve özellikle İngilizce’yi bilmeleri şart. Turizm ve sanayide uluslararası ilişkilerin ve ticaretin artması, AB’ye katılım süreci, yabancı dil bilmeyi avantajlı hale getirdi.” Çalışmayanların teknik eğitime yönelik çalışmalara daha çok ilgi göstermelerini ‘doğal’ bulan Kenar, halen bir işi olanların teknik bilgilerine daha çok güvendiklerini söylüyor. Kenar, “Gerek çalışanlar ve gerekse işsizlerde dil eğitimi, kişisel gelişim programları ve teknik eğitimin ilk üç sırayı alması, katılımcıların kariyer konusundaki bilinçlerinin iyi düzeyde olduğunu gösteriyor” diyor.
Adalet Bağdu ise, anket sonuçlarının, kişisel kalite, bilgi ve bir konuda uzmanlaşmanın sadece lisansüstüyle gerçekleşebileceği yönündeki inancın değiştiğini belirtiyor. Bir noktaya daha dikkat çekiyor Bağdu: “Ülkemizin eğitim gerçeğinde maalesef dil ve kişisel gelişim eğitimlerinde eksiklik var. Mezuniyet sonrası iş hayatıyla tanışan kişi için diploma yetmiyor; yabancı dil, özgüven, duygusal zeka, yaratıcılık gibi yetkinlikler aranıyor kişide. Uzun yıllarımızı alan orta-lise-üniversite eğitimi, bireysel gelişimimizle ilgili yeterli donanımı elde etmemize yardımcı olmuyor.”
Gelecek uzmanlaşmaktan geçiyor...
Ankette katılımcılara istihdam olanaklarına yönelik beklentileri de soruldu. Buna göre, katılımcıların sadece yüzde 28’i, 2003’ün son çeyreğinde yeni istihdam olanaklarının doğacağına inanıyor. Anketin bir önemli sonucu da, tüm olumsuzluklara rağmen katılımcıların yaklaşık yüzde 90’ının bir kariyer planına sahip olması.
Necdet Kenar, “Her şeye rağmen kişiler geleceklerini güven altına alma arayışı içindeler. Bu da gelecek için son derece olumlu bir durum” diyor. Ankete yanıt verenlerin yüzde 35’i, uzmanlaşmayı kariyer planının ilk sırasına koymuş durumda.
Bu sonucu son derece sevindirici bulan Adalet Bağdu, “Gençlerin bu tercihi, beni çok mutlu etti. Çünkü alanında uzmanlaşmak birinci sırada ise artık gençler şu ilkeyi benimsemiyorlar anlamına gelir: ‘Herkes her şeyi bilir, herkes her şeyi yapar.’ Bu sonuç Türkiye’de uzmanlık alanlarına saygının arttığını gösteriyor. Bu da bizi daha kaliteli, daha çağdaş, daha bilgili, daha etik çalışanlar kitlesinin oluşumuna götürecektir. Kendi işini kurmak isteyenlerin ve sektör değiştirmeyi planlayanların başa baş gitmesi ise gençlerin yaratıcı, risk alan, vizyoner yönlerinin geliştiğini gösteriyor ki, bu da çok sevindirici” diyor.