ULUSLARARASI ÇALIŞMA KONFERANSI’NIN ARDINDAN
Bülent PİRLER
TİSK Genel Sekreteri
Her yılın Haziran ayının ilk üç haftası ILO’nun geleneksel Çalışma Konferansı’na sahne olur. Bu tarihlerde yaklaşık 2000 – 2500 işveren, işçi ve hükümet temsilcisi Cenevre’ye akar. Avrupa’nın diğer önemli kentleriyle karşılaştırıldığında nispeten hareketsiz bir kent olan Cenevre biraz canlanır.
Dünya çalışma hayatının kalbi bu dönemde adeta Cenevre’de atar. En az 100’e yakın Çalışma Bakanı Konferansa gelir. İşçi-işveren örgütlerinin başkan ve temsilcileri için diyalog, görüşme, bilgi alışverişi, çalışma hayatındaki genel ve ulusal trendlerinin izlenmesi bakımından eşsiz bir platformdur.
Ayrıca, her yıl Komisyonlarda çalışma hayatının temel sorunlarına ilişkin uluslararası müzakereler gerçekleştirilir. ILO Sözleşmeleri ve Standartları bu Komisyon çalışmalarının sonucunda oluşturulur. Aplikasyon Komitesi ise bütün ILO normlarının uygulanmasına dönük adeta bir mahkeme niteliğindedir.
Bu nitelikleri ile ILO Konferansları çok olumlu ve gerekli görülebilir. Ancak bir de buzdağının sudaki kısmına bakmak gerekir. Aşağıdaki olumsuzluk içeren iddialar hiç de azımsanacak gibi değildir.
3 haftalık ILO Konferansları çok uzundur. Yıllardan beri işveren grubunun “sürenin kısaltılması” yönündeki gayretleri işçi kesiminin direnmesiyle boşa çıkmıştır.
ILO Sözleşmeleri ve Standartları ekonominin dinamizmine ayak uyduramamaktadır. Gelişen koşullar karşısında ILO normları çok katı, eski, tutucu kalmıştır. Örneğin, tüm dünya ülkeleri “esneklik” uygulamalarını adeta eskitirken, ILO’da “esneklik” diye bir kavramın varlığı ancak bu yıl kabul görmüştür. Kısacası ILO halen, serbest piyasa ekonomisinin araçlarının sosyal normlara adaptasyonunda “emeklemeye geçiş” aşamasındadır.
ILO Konferansları ülkelerin “politik” konumlarına göre şekillenebilmektedir. Lobi yönüyle güçlü ülkeler gündeme de hakim olabilmektedir. Örneğin, sosyal standartlar ve endüstri ilişkileri bakımından fevkalade geri ve hatta sosyal düzenlemeleri olmayan ya da bunları hiç uygulamayan birçok ülkeye göz yumulduğu iddiası da yabana atılamayacak bir gerçektir. Bu iddiayı pekiştiren birçok örnek mevcuttur: Örneğin; Çin, Hindistan, Pakistan vb. birçok ülkede endüstri ilişkileri Ülkemiz sistemiyle karşılaştırılamayacak derecede kötüyken, bu ülkelerin Aplikasyon Komitesi gündemine alındığına şahit olunmamıştır. Oysa ki, Türkiye 21 yılda 17 kez gündeme taşınmıştır. Bu örnekler çoğaltılabilir.
Bu yönüyle ILO sistemine güvenilirlik azalmakta ve ILO’nun “sosyal içerikli haksız rekabeti” adeta teşvik ettiği savı ön plana çıkmaktadır.
Aplikasyon Komitesi sisteminin esas itibarıyla “şikayet” esasına dayandırılması da, gerekli, gereksiz, kasıtlı ve bazen doğru olmayan her türlü şikayetin burada değerlendirilmesine neden olmaktadır. Tabii bu durumdan fayda sağlayan örgüt ve kişiler de cabası!!!
Gazetelerde de haber olarak yer aldı: Bu yıl ILO’daki en kalabalık heyet Türkiye’ye aitti. Bu durumun eleştirilecek ve artı değer olarak görülebilecek yanları vardır. Ancak önemli olan, heyetin niteliği ve çalışmalara katılımındaki etkinliktir.
Söz konusu koşullarda Türk Heyeti yönüyle zafiyet olduğu da açıktır. Ki, bu durum ne yazık ki yıllardır süregelen bir sorundur.
Yazının başında da belirttiğim gibi, işçi-işveren-hükümet kesimlerinin ILO Konferansı esnasında görüşmelerde bulunması, diyaloğu oluşturması ve ILO sistemini tanıması fevkalade önemli ve faydalıdır.
Bu cümleden olarak akla başka bir fikir gelmektedir: Türk işçi-işveren-kamu görevlileri ve hükümet kesimlerinin belirli bir tarih ve yerde 2-3 gün süreyle “Sosyal Diyalog Platformu” veya başka bir isim altında bir araya gelmesi…
Örneğin Haziran ayının son hafta sonu, ilgili kesimlerin Kapadokya’da toplanarak, seminerler, çalışma grupları vasıtasıyla endüstri ilişkilerinin sorunlarını, uluslararası gelişmeleri, Türk çalışma hayatının gelecek vizyonunu bilimsel esaslar çerçevesinde masaya yatırması, bize göre çok doğru bir yaklaşım olur.
Her yıl bir temel konunun işlenmesi, yerli ve yabancı uzmanların dinlenmesi; görüş alışverişinde bulunulması kısaca diyaloğun etkinleştirilmesi gerçekten dünyada belki de bir “ilki” Türk çalışma hayatına kazandıracaktır.
Üstelik Kapadokya Cenevre’den daha güzel bir bölgedir.
http://www.tisk.org.tr