1987-2000 yılları arasında Dünyada yaşadığımız ilginç gelişmeler sırasında çoğu kez doğru olarak kullanılan ve yararlanılan, fakat bazan da, birçok konuda olduğu gibi modaya uyup körü-körüne peşinden koşulan bir kavram da "Outsourcing" idi. Esas itibarıyla, operasyonel verimlilik ve karlılığın artırılması, firmanın asıl güçlü olduğu konu (Core competency) dışındaki birçok işleri başkalarına yaptırarak kendi iş koluna daha iyi odaklanması düşüncesinden ibaret olan bu deyim, iş çevrelerince geniş destek buldu.
İlk başta, şirketin ana faaliyet sahası ile ilgili olmayan bölümlerde çalışan yöneticiler, kendi işlerini kaybetme korkusu içinde "Outsourcing"e karşı çıkıp bu düşünceyi engellemek için var gücüyle çalıştılar. Şirket içinde bu hizmetlerin daha ucuza maledileceğini ispatlamak için birçok masrafı bir yerlere gizlemeyi başardılar. Buna rağmen, hesaplamaları doğru yapabilen birçok iş sahibi ve hissedar, çoğu kez bu yönde karar verdi ve birçok hizmeti dışarıdan satınalma yoluna gitti. Öyle ki, bazı devlet kuruluşları bile bu fikri benimsedi ve kendi işine daha yoğun olarak yönelmeyi başardı. Tüm bu tepkilere rağmen yepyeni sektörler ortaya çıktı ve belki de, istihdam olanakları arttı. Bundan 15 yıl kadar önce aklımıza bile gelmeyen, "Yemek üretimi ve dağıtımı", "Güvenlik ve Bina Yönetimi", "Teknik Altyapı İşletimi", "Endüstriyel Temizlik", "Beyin Avcılığı" gibi yepyeni iş sahaları ortaya çıktı. Ama bunun yanında, bu dönemde, ilginç gelişmeler de yaşandı:
Bazı iş sahipleri, “Outsourcing” modasına uyarak yemek, servis ve güvenlik gibi işleri taşaronlara yaptırırken, bir yandan da bu düşünceye tam ters bir kararla, vergi vermemek için, ilgili-ilgisiz yatırımlara yöneldi. İlginçtir ki, bu yatırımların bir kısmı, kuruluşun asıl güçlü olduğu konu (Core competency) yerine, zaten rahatlıkla dışarıdan alınabilecek hizmetlere yöneldi. Aynı iş sahibine ve hissedarlara ait şirketler, birbirlerine rekabetçi olmayan fiyatlardan mal ve hizmet satarak "Dostlar alışverişte görsün" şeklinde bir izlenim bıraktılar. Para, iş sahibinin bir cebinden diğerine gitti. şirketler ve başlarındaki yöneticiler de bir anlamda kendilerini kandırarak "Hem dış kaynak kullanıyor, hem de kullanmıyor" oldular.
Bunun yanı sıra, yeni yatırımların yöneldiği iş kollarının dışarıdan alınabilecek hizmetlere yönelik olup olmadığından bağımsız olarak, bir ilginç nokta daha gözlemlendi. Bu yatırımların bir kısmı ise ne yazık ki,
Katma değeri yüksek
Yoğun bilgi birikimine ve iş deneyimine dayanan
Rakipler tarafından kolay taklit edilemeyecek
Yüksek bir “İkinci el satış değeri” olan üretim araçlarını kullanan dolayısıyla en ufak bir dengesizlikte tepe-taklak düşmeyecek konulara yönelmedi. Bunun yerine, ağzından “Yeni ekonomi”, “CRM”, “e-Ticaret” lafı eksik olmayan danışmanların veya danışman gibi gözüküp de aslında kendine yüksek maaşlı bir pozisyon arayan kimselerin öne sürdüğü, gerçekçi hiçbir senaryoya (Business Plan) dayanmayan işlere, sırf “Liderlik” ve “Vizyonerlik” görüntüsü uğruna, inanılmaz paralar harcandı. Yanıltıcı beklentiler üzerine kurulan birçok "Yeni ekonomi" şirketi gibi bunlar da Pazar liderliği uğruna inanılmaz reklam ve tanıtım harcamaları yapan, hesap-kitap bilmeyen, ama gazetecilere "Ekonomi" konusunda boy boy demeçler veren, şirket batma aşamasına gelince ise ortalıktan kaybolan birtakım yeni yetme yöneticilerle doldu.
Ya da... Vizyonerlik modasına uyup "Bizim de bir insan kaynakları şirketimiz olsun" diyen dev grup, yeni kurduğu şirkete milyonlarca dolar para harcayarak dışarıdan danışman getirdi. Bu danışmanların yüksek tavsiyeleriyle, aslında son derece basit ve herkes tarafından yapılabilecek bir "Performans değerlendirme sistemi"ni tüm şirketlerde uygulamaya kalktı. Ama doğru dürüst bir finansal ölçüm kültürü olmayan grup şirketlerinde yine eski kültür baskın çıktı ve en masum örnekte "A-aaa! Olur mu canım? ªimdi biz 30 yaşındaki şefe 55 yaşındaki müdürden daha mı çok zam vereceğiz? Adama ayıp olur!" diyerek sistem delindi.