Geri Git   İnsan Kaynakları Akademisi > YÖNETİM - ORGANİZASYON > İŞLETMELER ARASI İLİŞKİLER

Yanıtla
 
LinkBack Konu Araçları Bu Konuda Ara Görünüm Modları
  #1 (permalink)  
Eski 04-07-2006, 05:21 PM
Müslüm Doğan Müslüm Doğan  çevrimdışı
Administrator
 
Giriş: Mar 2006
Mesaj: 409
Varsayılan Rekabet Politikası

REKABET POLİTİKASININ AMACI

Rekabet politikası, piyasa sisteminin işleyişine, yani rekabete işlerlik ve geçerlilik kazandırmak, tüketicileri rekabeti bozucu uygulama, oluşum ve politikalara karşı korumak ve verimliliği artırmak yoluyla tüketici refahını ve ulusal firmaların yabancı rakiplerine kıyasla rekabet güçlerini azamileştirmek için devletin aldığı her türlü önlem olarak tanımlanabilir (Bannock, Baxter ve Davis, 1992:80). Dolayısıyla rekabet politikasının amacı, bir yandan rekabeti artırmak ve ekonomik etkinliği azamileştirmek; öte yandan, piyasa ekonomisinin fonksiyonel işlerliğini sağlamaktır (Erkan, 1987:174).

Bu politika, öncelikle enerji, posta, telekomünikasyon ve demiryolu gibi doğal tekel niteliğinde olan ve bu nedenle özel kesimin sermaye, bilgi, tecrübe ve teknolojik donanım yetersizliği nedeniyle üretimde bulunamadığı veya tekelleşme eğiliminin yüksek olduğu endüstrilerde rekabeti sağlayacak ve tüketicileri koruyacak düzenlemelerde bulunmayı içerir. Daha önceleri devlet tarafından sunuldukları halde özelleştirmeler sonucu özel kesimin faaliyetlerine açılan ya da korumacılık uygulamalarının gevşetilmesi veya ortadan kaldırılması sonucu dış rekabete açılan endüstriler, rekabet politikası amaçları doğrultusunda çeşitli düzenlemelere tabi tutulabilir.

Teknolojik ilerlemeler ve iktisadi gelişme sonucunda doğal tekel niteliğinde olan endüstriler değişmekte ve bu özelliklerini yavaş yavaş kaybetmektedirler. Mesela, günümüzde mobil telefon, sabit telefon hatları ve işletmeciliğine ciddi bir rakip haline gelmiştir. Ancak, gelişen teknoloji, modern iletişim ve ağlara dayalı endüstriyel yapı firmaların bağlantı kurabilmesi ve temel hizmetlere ve önemli müşteri gruplarına erişimleri açısından yeni sorunlar ortaya koymaktadır. Birbiriyle kıyasıya rekabet eden çok sayıda firma söz konusudur ve piyasada yerleşik olarak faaliyet gösteren büyük firmaların rakip firmaların kendi ağlarına girmeleri ve mevcut ve potansiyel müşterileriyle temas kurmalarına izin vermeleri için geçerli bir sebep ya da en azından çıkarları yoktur.
Rekabet politikasının başlıca fonksiyonlarını şu şekilde özetleyebiliriz.

İlk olarak, rekabetin ortadan kalkması veya serbest piyasa düzeninden sapmaların olması durumunda tüketicilerin refahında azalma meydana geleceği ve risk almayı seven, saldırgan stratejiler uygulayan, esnek ve yeniliklere açık yeni ve küçük firmaların piyasaya girmelerini ve böylece orta ve uzun vadede ekonominin bir bütün olarak rekabet gücünün artmasını sağlayacak firmaların piyasaya girişi engelleneceği için piyasada rekabet koşullarına işlerlik kazandırılmasında kamu yararı söz konusudur ve bu nedenle rekabet politikası uygulamalarına başvurulabilir.

Rekabet politikası, ikinci olarak rekabeti azaltan firmalar-arası anlaşmaların engellenmesine yönelik önlemleri kapsar. Tüketicilerin refah kaybına yol açan kartel veya benzeri anlaşmaların engellenmesi bu politikanın temel unsurlarından biridir.
Rekabet politikası üçüncü olarak, hakim piyasa pozisyonunun kötüye kullanılmasının engellenmesine çalışır. Piyasada hakim bir pozisyon elde eden firmalar çeşitli stratejiler uygulayarak bu pozisyonlarını kötüye kullanmak isteyebilirler.

Örneğin, rakiplerinin pazar payını azaltmak veya piyasa dışına itmek için fiyatları aşırı ölçüde düşürebilirler, rakiplerinin ihtiyaç duyduğu girdileri sunmayı reddedebilirler ya da tüketicileri paket halinde mal ya da hizmet almaya zorlayarak tüketici refahını azaltabilirler. Ancak, haksız rekabete yol açmayan nedenlerle yani üstün performans, yenilik ve icatlarda bulunma, üstün stratejiler takip etmek ve verimliliği artırmak gibi yollarla piyasada güçlü bir konuma sahip olan veya piyasa payını artıran firmalara karşı rekabet politikası ile tedbir alınması gerekmez. Zira bu şekildeki üstünlükler meşru ve yasal niteliktedir.

Rekabet politikası son olarak, şirket satın alma ve birleşmeleri yoluyla piyasada tekelleşmenin meydana gelmesini engellemeye çalışır. Şirket satın alma ve birleşmeleri ölçek ekonomilerine yol açmak suretiyle iktisadi verimlilik ve etkinliği artırabilir. Bu tip uygulamalar birbirine zıt iki önemli sonuç meydana getirdiği için rekabet politikası yoluyla piyasadaki tekelleşmenin önlenmesi ile birleşme ve satın almaların ortaya çıkardığı uluslararası rekabet gücü avantajından yararlanma arasında bir değiş-tokuşun meydana gelmesi kaçınılmazdır. Bu nedenle rekabet politikası birleşme ve satın alma meydana gelmeden tekelleşme ihtimalini bertaraf edecek tedbirlerin alınmasını ve bu işlemler gerçekleştikten sonra tekelleşmenin meydana gelmemesi için kontrol sistemlerinin devreye sokulmasını gerektirir.

Kaynak: C.Can Aktan ve İstiklal Y. Vural, "Rekabetin Korunması ve Desteklenmesi: Rekabet Politikası", Fikri Mülkiyet ve Rekabet Hukuku Dergisi, 2004.

REKABET POLİTİKASININ UYGULANMASI

Rekabet politikası, piyasanın etkin bir şekilde işlemesini engelleyen, ekonomik zarar veya sapmalara yol açan ya da firmaların ve/veya ulusal ekonominin performansını zayıflatan eylem ve durumları önlemeyi amaçlar. Rekabet politikası, rakipler arasında meydana gelen anlaşmalar veya rakiplerine çeşitli araç ve yöntemlerle üstünlük sağlayarak rakipleri piyasa dışına itmek gibi rekabeti engelleyici şekilde davranan firmaları caydırır. Firmaların kartelleşme ve dikey engeller oluşturmaları gibi rekabeti bozucu faaliyetlerinin piyasa mekanizmaları ile düzeltilmesine genelde olanak yoktur. Bu gibi durumlarda rekabet politikasının uygulanması rekabeti teşvik etmek ve piyasanın etkinliğini artırmak için etkin bir araç olarak kullanılabilir.

Rekabet politikası ve rekabet hukuku yapısal veya davranışsal olarak nitelenen bir dizi aracı içerir (Kim ve Philips, 2003: 7). Yapısal araçlar, rekabeti önemli ölçüde azaltan veya hakim pozisyon yaratan veyahut bu durumu güçlendiren birleşmeler ile alakalı araçlardır. Davranışsal araçlar, fiyatların sabitlenmesi ve diğer hileli (danışıklı dövüş) düzenlemeleri, dikey engelleri ve hakim piyasa pozisyonunun kötüye kullanılması gibi firma davranışları ile ilgilenir. Rekabet hukukunda fiyatların sabitlenmesi, üretimin sınırlanması, ihalelerin ve açık artırmaların engellenmesi veya piyasaların bölüşülmesi gibi birden fazla firma arasında rekabeti bir şekilde engelleyen anlaşmalar gelişmiş ülkelerin çoğunda illegal kabul edilerek yasaklanmakta ve cezai yaptırımlara tabi tutulmaktadır. Dikey engellere yönelik rekabet hukuku uygulamaları ülkeden ülkeye değişmekle birlikte olay bazında rekabetin engellenmesi dikkate alınarak rekabet hukuku kuralları uygulanmaktadır.

Globalleşme sonucu ulusal firmaların kendi iç pazarlarında bile yabancı firmaların şiddetli rekabetine maruz kalmaları, firmaların birleşme ve satın alma yoluyla rekabet güçlerini artırma çabası içine girmelerine yol açmaktadır. Bu çabalar rekabeti bozucu yapısal sorunların (kartelleşme, şirket birleşmeleri) ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Gelişmiş ülkelerde genelde kartelleşme veya hakim pozisyonun varlığı tek başına illegal kabul edilmez.

Örneğin, AB’nde tüketicilerin refahını artıran, malların üretimi veya dağıtımının geliştirilmesine veya teknik ve teknolojik ilerleme ve yeniliklere katkı sağlayan bu tip uygulamalar yasaklanmaz iken, anlaşma olsun ya da olmasın piyasada sahip olduğu hakim pozisyonu kötüye kullanmak suretiyle rekabeti sınırlandıran her türlü uygulama yasaklanmıştır. Keza işletmeler arası rekabeti sınırlama amacı taşımayan ve mal fiyatlarını düşürmek, kaliteyi artırmak ve üretim ve dağıtım şartlarını düzeltmek suretiyle ekonominin tümü açısından yararlı işbirlikleri (kartel, birleşmeler v.b.) kartelleşmeyi önleyen rekabet hukuku kurallarından istisna edilmektedir. Şirket birleşmeleri rekabeti sınırlama potansiyeline sahip olsalar da verimlilikte artışa yol açtıkları sürece rekabet hukuku uygulamaları dışında kalabilirler.

Kaynak: C.Can Aktan ve İstiklal Y. Vural, "Rekabetin Korunması ve Desteklenmesi: Rekabet Politikası", Fikri Mülkiyet ve Rekabet Hukuku Dergisi, 2004.
--
REKABETİN DESTEKLENMESİ

Rekabet, firma davranışları ve piyasada meydana gelen çeşitli oluşumlar yoluyla engellenebileceği gibi kamu kesiminin uyguladığı çeşitli politikalardan ve müdahalelerden de olumsuz yönde etkilenebilir. Günümüzde stratejik ticaret politikaları ile ulusal firmaların yabancı ülkelerdeki faaliyetleri ve rekabet güçleri bir çok devlet tarafından desteklenmektedir.

Kamu kesimi, rekabetin korunması için yurtiçi piyasada piyasaya giriş ve çıkışların önündeki engelleri optimal düzeye çekmek, piyasanın etkinliğini artıran deregülasyon faaliyetlerine girişmek, iç piyasadaki rekabeti en iyi duruma yükseltecek ölçüde ticarette serbestleşmeye izin vermek ve piyasaya yönelik gereksiz müdahaleleri asgariye indirmek yoluyla rekabeti destekleyebilir.
Rekabetin desteklenmesi, “rekabet otoritesinin diğer kamu kurumları ile sürdürdüğü ilişkiler yoluyla ve rekabetin yararları konusunda kamuoyunu bilinçli hale getirerek, yani rekabet hukukunun uygulanması dışındaki araçlar kullanılarak iktisadi faaliyetlerin daha rekabetçi bir ortamda gerçekleşmesini teşvik eden tüm faaliyetleri” içerir (ICN, 2002:25).

Rekabetin desteklenmesi rekabet hukukunun uygulanmasının dışında kalan faaliyetleri içerir. Bu faaliyetler diğer kamu kurumları tarafından gerçekleştirilen uygulama, düzenleme ve politikaların rekabeti artırıcı bir şekilde uygulanmasını ve ekonomik birimlerin, kamu kurumlarının ve halkın rekabetin yararları ve rekabetin korunmasında rekabet politikasının taşıdığı önem konusunda aydınlatılmasını sağlamak ile alakalıdır.

Rekabetçi piyasa ekonomisi fiyatları marjinal maliyete yakın bir seviyeye indirerek tüketici refahını artırır; kaynakların ekonomide en optimal bir şekilde tahsis edilmesini sağlayarak toplumsal refahı yükseltir; teknolojik yenilikleri teşvik eder, ürün kalitesini artırır, ürün çeşidini artırır, ürünlerde farklılaşmaya yol açar ve verimlilikte önemli ilerlemeler meydana getirir. Ancak bazı faktörler rekabetçi piyasa mekanizmasının kapsamını daraltıcı yönde bir etki oluşturabilirler.

Bu unsurların bir kısmı kurumsal niteliktedir (piyasalar düzgün çalışmak için güçlü kurumlara ihtiyaç duyar); diğerleri ise asimetrik bilgi, dışsallıklar, piyasa gücünün belirli ellerde yoğunlaşması gibi piyasa aksaklıklarıdır. Kamu müdahalesi ve regülasyonlar piyasa aksaklıklarını ortadan kaldırmayı ve rekabet ortamının tesisini amaçlar. Ölçek ekonomileri, dışsallıklar ve diğer piyasa başarısızlıklarının rekabeti işlevsiz bırakması durumunda regülasyonlar son derece gereklidir; ancak, mevcut piyasa aksaklıklarının çok fazla soruna yol açmadığı durumlarda doğru olan hareket piyasa aksaklıkları ile yaşamak mıdır, yoksa kendi aksaklıklarını beraberinde getirecek düzenlemeleri benimsemek midir? Teknolojik gelişmeler ölçek ekonomilerini zayıflattığı sürece rekabetin uygulanabilirliği artmaktadır.

Öte yandan regülasyonlar bir defa yürürlüğe konduğu zaman onları devre dışı bırakmak uzun yıllar almakta ve zor olmaktadır. Keza regülasyonlarla ilgili politik süreç zaman alıcı ve yavaş işlemektedir. Bu durum ise rekabetin desteklenmesinin önemini artırmaktadır.
--
KORUMACI POLİTİKALAR VE REKABET POLİTİKASI

Birçok gelişmekte olan ülkede aktif ve müdahaleci sanayi politikası uygulamalarının, genelde sanayinin, özelde ise belirli sektörlerin iktisadi büyüme ve uluslararası rekabet gücünün artırılmasında etkin bir politika ve araç olarak kullanılması eğilimi yaygındır. Bu türden korumacı ve müdahaleci politikalar iki grup altında değerlendirilebilir: Bebek endüstri tezi ve stratejik ticaret teorisi (STT). (Vural,1999.)

1. Bebek Endüstri Tezi

Bebek endüstri tezi, iktisadi kalkınma ve ulusal firmaların yabancılara kıyasla rekabet güçlerini artırmak amacıyla devletin dış ticarete müdahale etmesi gerektiğini varsayar. Bu tez, ölçek ekonomileri, tecrübe, bilgi birikimi ve teknolojik üstünlük gibi nedenlerle rakiplerine karşı dezavantajlı konumda olan bir endüstrinin, ileride gelişip karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olmasını sağlayacak optimum büyüklüğe veya optimum üretim düzeyine ulaşıncaya kadar, dış rekabete karşı korunmasını öngörür. Bebek endüstri argümanı yurtiçinde bazı sapmaların ortaya çıkmasına neden olabilir.

Bu sapmalar nedeniyle özel sektör yeni endüstri dallarına yeterli yatırım yapmaktan kaçınabilir; dışsallıkların olması durumunda özel sektörün kazancı sosyal faydadan daha az olabilir veya sermaye piyasasının gelişmemesi nedeniyle yeni endüstrilere yapılan yatırımların maliyeti çok fazla olabilir.

Bebek endüstri tezinde, endüstrinin gelişmesinin her safhasında, genellikle dışsal ekonomileri kapsayan bir öğrenme sürecinin olduğu varsayılır. Yeni endüstriler bu öğrenme süreci sayesinde, olumlu dışsal ekonomilerden ve optimum üretim hacmine yaklaştıkça pozitif içsel ekonomilerden faydalanarak, yabancı firmalarla rekabet edecek düzeye ulaşırlar. Bu nedenle, bebek endüstri görüşü temelde serbest ticareti reddetmez. Koruma ve kamu müdahalesi öğrenme ve optimum üretim hacmine ulaşma süreci ile sınırlıdır.

Eğer bir ülke karşılaştırmalı dezavantaja sahip olduğu malları yaparak öğrenme süreci sonucunda rekabet edebilecek bir şekilde üretmeyi öğrenirse, uzun vadede, bu mallarda uzmanlaşarak ve öğrenme sürecinin maliyetleri azaltmasıyla göreceli bir üstünlük geliştirerek kazanç sağlayabilir (Lipsey, Steiner ve Purvis, 1987:792). Bunun yanısıra, yeni endüstri geliştikçe teknik bilgi alışverişinin hızlanması, nitelikli işgücünün sağlanması ve altyapının gelişmesi gibi pozitif dışsal ekonomilerden kaynaklanan avantajlar ortaya çıkar.

Geçmişteki bir çok uygulamada geçici bir korumadan sonra rekabetçi duruma geçen endüstriler bulunmaktadır. Ancak, bu tip korumacı uygulamaların ekonomiye önemli maliyetler yüklemesi de kaçınılmazdır. Bu olumsuzlukların ortadan kaldırılabilmesi için gelecekteki verim artışını maksimize edecek endüstri dalının seçilmesi ve korumanın sağladığı rekabet edebilme imkanından yoksun kalacakları için bebek endüstriler korunurken seçilen üretim tekniği ile en düşük maliyet sağlanıncaya kadar o endüstri dalının hep aynı oranda korunmasına dikkat edilmesi gereklidir.

Uygulamaya bakıldığında, korunacak endüstrilerin yanlış seçilmesi sonucunda, koruma sürecinin yeterince uzun olmasına rağmen maliyetlerini dünya düzeyine indiremediği için rekabet edemeyen ve bu nedenle sürekli koruma talep eden endüstrilere rastlanmaktadır. İthal ikameci politikalar çerçevesinde bebek endüstrileri koruyan bir politika takip eden GOÜ’lerde ampirik incelemeler bu tip bir korumacı uygulamanın istenilen neticeleri vermediğini göstermektedir (Meier, 1987:28-30). Nitekim Krueger ve Tuncer'e göre, Türkiye'de korumacı politikalarla desteklenen endüstriler daha az korunan endüstrilere göre maliyetlerini düşürmede başarısızdırlar ve korumanın olmadığı bir durumda bile bu endüstriler aynı ölçüde gelişebilirler (Krueger ve Tuncer, 1982).

Gelişmekte olan diğer ülkelerde yapılan bir araştırmada ise uluslararası rekabete konu olan endüstri dallarında çok az ülkenin üretim miktarını yeterince artırabildikleri tespit edilmiştir (Bell, Ross-Larson ve Westphal, 1984:114). Bu nedenlerle, bebek endüstri tezi geçmiş uygulamalarda bazı endüstri kollarının başarılı bir biçimde gelişmesine ve rekabete açık bir hale gelmesine yol açan bir argümanmış gibi gözükse de korumanın yararlı olup olmayacağı ülkeden ülkeye ve uygulanan politikanın başarısına göre değişmektedir.

Yeni kurulan veya uluslararası alanda gelişmesi umulan endüstrilerin korumacı politikalarla desteklenmesi konusunda dikkate alınması gereken bazı çekinceler bulunmaktadır (Yarbrough ve Yarbrough, 1994:264-65): Öncelikle, dünya piyasalarında başarılı bir şekilde rekabet edebilecek ve gelecekte başarılı olabilecek sektörlerin doğru bir şekilde tespit edilmesi son derece zordur ve ayrıca bu tespit işlemini kamu sektörünün özel sektörden daha iyi yerine getireceği varsayılarak kamunun bu anlamda piyasaya müdahalesine olanak tanınmaktadır; geliştirilmesi düşünülen bebek endüstrilere harcanan kaynaklar daha fazla başarılı olma ihtimali olan diğer sektörler için de tahsis edilebileceğinden bebek endüstrilerin korunması ile ilgili uygulamaların rasyonel uygulamalar olduğunda kuşkular vardır; koşulların değişmesiyle birlikte korunmakta olan endüstri uluslararası alanda başarılı bir şekilde rekabet edecek hale gelse bile koruma nedeniyle ülkedeki tüketicilerin ve yabancı üreticilerin kaybına karşı kazanç elde eden üreticilerin lobicilik faaliyetleri sonucunda, bebek endüstri argümanı geçici korumayı öngörmesine rağmen, bir defa oluşturulan korumayı yürürlükten kaldırmak güçtür; ve son olarak, bu argüman ile oluşturulan korumacı politikaların problemi çözmek için en iyi yol olduğu konusu da tartışmaya açıktır.

2. Stratejik Ticaret Teorisi

Stratejik Ticaret Teorisi, uluslararası ticarette globalleşen endüstri ve şirketlerin temelde oligopol bir yapı meydana getirdikleri ve şirketlerin arasında kar maksimizasyonunu sağlamak için stratejik bir ilişkinin olduğu varsayımları altında, yabancı hükümetler misillemeye başvurmazlar ise, ihracat sübvansiyonları ve tarifeler gibi ticaret politikası araçlarıyla yapılacak bir kamu müdahalesi ile uluslararası ticarette ortaya çıkan oligopol karının yabancı firmalardan yerli firmalara aktarılabileceğini ve böylece ülkenin kazançlı çıkabileceğini varsayan bir teoridir (Corden, 1992:274). Günümüzde, uluslararası ticarette ve dış yatırımlarda oligopolcü kurumların önemi artmış, uluslararası ticaret çok uluslu şirketlerden oluşan uluslararası bir endüstriyel organizasyon haline gelmiş ve dünya çapında şirket birleşmeleri hız kazanmıştır. Öte yandan, gelişmiş ülkelerde (GÜ) üretim sübvansiyonları, kontrol ve regülasyon politikaları yönündeki uygulamalar artmış ve birçok ülkede ticaret politikaları tarife dışı korumacı uygulamalar şeklinde ortaya çıkmıştır. Sonuçta, uluslararası ticaret oligopolcü firmaların ve bu tip organizasyonların destekçisi olan devletlerin rol aldığı stratejik bir oyuna dönüşmüştür (Richardson, 1990:111).

__________________
Müslüm Doğan
İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi
İnsan Kaynakları Yönetimi Programı
Yüksek Lisans Öğrencisi

Bu mesaj en son " 04-07-2006 " tarihinde saat 05:31 PM itibariyle Müslüm Doğan tarafından düzenlenmiştir....
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı Yaparak Cevapla
  #2 (permalink)  
Eski 04-07-2006, 05:27 PM
Müslüm Doğan Müslüm Doğan  çevrimdışı
Administrator
 
Giriş: Mar 2006
Mesaj: 409
Varsayılan Rekabet Politikası

Stratejik ticaret teorisi (STT), uluslararası ticarette oligopolistik yapı ve korumacı politikalar nedeniyle eksik rekabetin sözkonusu olduğunu ve eksik rekabet şartlarında serbest ticaretin optimal bir çözüm olmayacağını ileri sürer. Ülkenin refahının artması oligopolcü firmaların uluslararası ticaretten elde edecekleri maksimum karın kamusal müdahalelerle yurtiçine aktarılmasına bağlıdır. Uluslararası ticarette hakim olan durum eksik rekabet olduğuna göre firmalar tam rekabet koşullarında elde edebilecekleri kardan daha fazlasını elde etme imkanına sahiptirler. Ticaret ve rekabet politikası ile uluslararası ticaretten kaynaklanan bu normal üstü karlardan daha fazlasını elde etmek mümkün olabilir.

Teori, uluslararası ticaretin stratejik bir oyun olduğunu ve kamusal müdahalenin bu oyunun bir parçası olması gerektiğini savunur ve müdahalenin optimum şeklinin nasıl olması gerektiğini ortaya koyar (Stegemann, 1989:75). Bu teoriye göre kamusal müdahale iki ana konuda gereklidir: Uluslararası ticarette var olan oligopolistik yapıdan kaynaklanan getirileri yabancı firmalardan yerli firmalara aktarmak ve özellikle bilgi ve teknoloji üretme yoluyla dışsal fayda yayan sanayileri korumak (King, 1995:24).

Stratejik ticaret teorisi, belirli varsayımlar altında, kamusal müdahalelerle yabancıların uluslararası ticaretten elde ettiği karı yerli üreticilere aktararak milli refahın artırılabileceğini savunur. Kamunun görevi milli refahın artırılabilmesi için ticarete stratejik müdahaleler yapmak ve bu yolla milli şirketleri korumaktır. Büyük ölçek ekonomilerinin söz konusu olduğu faaliyetler, yaparak öğrenme süreci ve ar-ge faaliyetleri kamusal müdahalelere açık stratejik alanlardır (Milner ve Yoffie, 1989:244). Eğer bir sanayideki mal ve hizmet üretimi büyük bir ölçeği gerektiriyorsa ve tecrübe önemli ise yabancı piyasalara giriş ve yabancı firma ve hükümetlerin davranışları doğrudan yerel endüstrinin karlılığını etkiler ve böylece iç piyasadaki şirket karlılığı diğer ülkelerin ve firmaların eylemlerine bağımlı bir hale gelir.

Yurt içindeki firmaların desteklenmesi ve dolayısıyla uluslararası karların yurt içine transferinin sağlanması için hükümetler ihracat sübvansiyonu ve benzeri tedbirlerle yerel firmaların rekabet gücünü artırabilir; bu firmaların dünya pazarlarından daha fazla pay almasını sağlayabilir ve böylece yabancı firmaları piyasanın dışına itebilir.

Stratejik ticaret teorisi doğrultusunda yapılacak kamusal müdahalelerde şirketlerin talepleri belirleyici bir role sahiptir. Uluslararası alanda faaliyet gösteren ve yoğun bir şirket içi ticarete sahip olan ihracatçı firmalar genellikle serbest ticareti destekler. Korumacı politikalar düşük maliyetli ithal girdilerin yurt içine girişini engeller, şirket içi ticareti azaltır ve böylece ithal girdilerin maliyetini yükselterek bu tip firmaların yurt içi rakipleriyle rekabet imkanlarını azaltır.

Öte yandan, korumacılık, yabancı ülkelerin misilleme yapmalarına yol açarak ihracatın azalmasına neden olabilir. Yapılan ampirik araştırmalar yurt içi piyasada güçlü bir yabancı firma rekabetiyle karşı karşıya kalan firmaların korumacılık talep ettiklerini ortaya koymaktadır (Krueger, 1974 ve Ray, 1981). Daha büyük bir üretim ölçeğine ulaşılamaması, hızlı bir yaparak öğrenme sürecinin olmaması ve misillemenin ortaya çıkması hallerinde ticaret engelleriyle karşılaşan uluslararası firmalar stratejik ticaret politikası yerine serbest ticareti tercih ederler ve artan uluslararası rekabete doğrudan yabancı yatırım stratejileriyle karşı koymaya çalışırlar (Milner ve Yoffie, 1989:245).

GLOBALLEŞME, EKONOMİDE SERBESTLEŞME VE REKABET POLİTİKASI

Gelişmekte olan ülkeler rekabet politikası konusunda yeterince tecrübeye sahip olmasalar ve tam rekabetin uzun vadede verimlilik artışlarında optimal olduğu konusunda genel bir şüphe söz konusu olsa da, mevcut global ekonomik ortam ve global düzeydeki ekonomik düzenlemeler çerçevesinde, gelişmekte olan ülkelerin rekabet politikalarını oluşturup etkin bir şekilde uygulamalarında sayısız fayda vardır (Singh, 2002:8-9).

Son yıllarda meydana gelen teknolojik ilerlemeler, ekonomik, siyasi ve ideolojik değişiklikler sonucunda dünya ekonomilerinin entegrasyonunda büyük bir artış söz konusu olmuş ve bunun sonucunda ülkelerin hemen hemen tamamı her alanda büyük çaplı serbestleştirme faaliyetlerine girişmişlerdir.

Özelleştirme ve deregülasyon çabaları sonucu gelişmekte olan ülkelerin çoğunda büyük yapısal değişiklikler meydana gelmiştir. Bu ülkelerin çoğunda özelleştirme öncesinde büyük ölçekli kamu işletmeciliği ve büyük doğal tekel piyasaları bulunmaktaydı. Özelleştirilen işletmelerin bir çoğunun zaten birer doğal tekel olması ve özelleştirme sonrasında piyasada ilave tekelleşmelerin meydana gelmesi iktisadi performansı azamileştirmek için uygun regülasyon ve rekabet politikalarının uygulamaya konulmasını gerektirmektedir.

Öte yandan, kamu kesimindeki tekellerin yerini özelleştirme uygulamaları sonucu özel tekellerin almasının toplumsal refahı azaltma potansiyeli gelişmekte olan ülkelerin uygun rekabet politikalarını devreye koymalarını zorunlu kılmaktadır.
Gelişmekte olan ülkelerin sağlam bir rekabet politikasına sahip olmalarını zorunlu kılan nedenlerden birisi de son yıllarda dünya ekonomisini yeniden şekillendiren büyük çaplı uluslararası şirket birleşme ve satın alma faaliyet (BSF)’lerinin varlığıdır. UNCTAD (2000, 2003) verilerinin de gösterdiği gibi 1980’li yılların ortalarında global GSYİH’nın yüzde 0.5’ini ancak bulan BSF’leri 2000 yılında yüzde 2’ye tırmanmıştır. BSF’leri rekabet üzerinde meydana getirecekleri iktisadi etkileri nedeniyle rekabet politikasının hedeflerini ve uygulamasını yakından etkileme potansiyeline sahiptir ve bu nedenle bu faaliyetler rekabet politikası oluşturulurken ve uygulanırken dikkatlice ele alınıp değerlendirilmelidir.

Şirket birleşme ve satın alma faaliyetleri belirli iktisadi olaylara veya yasal düzenlemelere bağlı olarak dalgalanmalar şeklinde kendini gösteren ve son yüzyıla damgasını vuran büyük şirketlerin ortaya çıkmasını sağlayan oluşumlardır. İlk büyük BSF dalgası, 1890 yılında çıkarılan ve şirketlerin işbirliğine gitmelerini yasaklayan Sherman Antitröst Yasası’nın bir sonucu olarak ABD’nde 1890-1905 arasında meydana gelmiştir (Singh, 2002:9). Bu ilk dalgada BSF’lerinin amacı piyasayı domine edecek tekelleri ortaya çıkartmak iken 1920’lerde oligopol oluşturmak, 1960’larda holdingleşme ve 1980’lerde bu holdinglerin daha da büyüyerek global ölçekte oyuncular olarak sahneye çıkmasıydı.

Nitekim 1990’larda hacimlerini artıran şirketler global ölçekte oyuncular haline geldiler. Yeni teknolojiler, globalleşme ve deregülasyon çabaları küresel düzeyde tüm piyasaları global aktörlere açık bir hale getirdi ve benzer güçlerdeki global oyuncular arasındaki rekabetin şiddetlenmesi günümüzdeki BSF’lerinin ortaya çıkmasına neden oldu. Öte yandan 90’lı yıllarda meydana gelen BSF’leri öncekilerden uluslararası niteliği nedeniyle de farklıdır. Nitekim daha önceki yıllarda meydana gelen bu türden faaliyetlerin temel özelliği ulusal ölçekte olmaları ve ulusal düzeyde güçlü oyuncular ortaya çıkarmaları iken 90’lı yıllarda BSF’lerinin büyük bir çoğunluğu global ölçekte meydana gelmekte ve global düzeyde güçlü oyuncuların çoğunun çok uluslu olmasına yol açmaktadır. Ayrıca son dönemdeki BSF’lerinin çoğu dolaysız yabancı yatırımlarla yakından bağlantılıdır. Özellikle gelişmiş ülkelerdeki faaliyetler dolaysız yabancı yatırımlar yoluyla gerçekleştirilmektedir.

Son yıllarda 63 bin ana firma ve 690 bin bağlı şirketle faaliyetlerini sürdüren çok uluslu şirket (ÇUŞ)’ler tarafından yapılan uluslararası üretim tüm ülkeleri ve ekonomik faaliyetleri etkilemektedir. Sınır aşan BSF’leri 1987 yılında 100 milyar Dolar’dan daha az iken 1999’da 766 milyar Dolar’a yükselmiştir (Tablo 2). BSF’lerinin yalnızca yüzde 3’ü birleşme iken geriye kalanı satın alma faaliyetlerinden oluşmaktadır.

Tam satın almalar uluslararası satın alma faaliyetlerinin 2/3’ünü meydana getirmektedir. Tam satın alma faaliyetleri gelişmiş ülkelerde daha yaygındır. Nitekim azınlık şeklindeki (şirket hissesinin yüzde 1-49’u arasındaki satın alımlar) satın almalar gelişmekte olan ülkelerde toplam satın almaların 1/3’ünü oluştururken aynı oran gelişmiş ülkelerde 1/5 düzeyindedir (UNCTAD, 2000). BSF’leri işlevsel açıdan yatay (aynı endüstrideki firmalar arasında), dikey (müşteri-tedarikçi veya alıcı-satıcı arasında) veya holding tarzı (farklı endüstrideki firmalar arasında) olmak üzere üçe ayrılabilir. UNCTAD (2000) verilerine göre değer itibarıyla sınır aşan BSF’lerinin yaklaşık yüzde 70’i yatay iken sayı itibarıyla bu oran yüzde 50’ye gerilemektedir. Günümüzde BSF’lerinin çoğu stratejik ve ekonomik motiflerle gerçekleşmektedir. Dünya çapında BSF’lerinin sayısı (yurtiçi ve sınır aşan) 1980-99 arasında yüzde 42 artmış; BSF’lerinin değeri ise 1980’de global GSYİH’nın yüzde 0.3’ü iken 1999’da yüzde 8’e ulaşmıştır.
--
REKABET POLİTİKASI:ÜLKE UYGULAMALARI

Rekabet politikası, teoride “ikinci en iyi” olarak görülen bir politik seçenektir. Rekabet, ve özellikle tam rekabet koşullarının varlığı en optimal durum olarak kabul görür. Tam rekabet koşullarında, daha öncede değinildiği gibi, tüm piyasalarda çok fazla sayıda katılımcı söz konusudur; eksik rekabet piyasalarına rastlanmaz; dışsallıklar, doğal tekeller, bilgi asimetrisi yoktur; ekonomik ajanların tümü rasyonel davranır; firma-bireyler arasındaki sözleşmelerin uygulanmasını sağlayan mükemmel bir yargı erki vardır ve gelir ve servet dağılımını ideale yaklaştırmak için transfer giderlerinde bulunan iyi işleyen bir yürütme organı devrededir. İdeal durumdan sapmaya yol açacak herhangi bir ihlalin olması durumunda rekabeti kısıtlayacak sınırlandırmaların devreye girdiği “ikinci en iyi” durum oluşturulmaya çalışılır.

Tam rekabet koşullarından ne kadar uzaklaşılırsa rekabeti tesis etmek ve rakiplerle benzer rekabet koşullarında uluslararası piyasalarda yarışabilmeyi amaçlayan rekabet politikası uygulamalarından o ölçüde uzaklaşılmış olur. Gelişmekte olan ülkelerin çoğunda yukarıda sıralanan ideal durumun mevcut olmaması bu ülkelerde rekabeti teşvik edecek politikaların bulunmamasına ve rekabeti sınırlandıracak uygulamalara ikinci en iyi seçenek olarak başvurulmasına neden olmaktadır (Laffont, 1998:237).

Gelişmekte olan ülkelerin çoğu rekabet politikası ve rekabet hukukunu uygulayabilecek düzeyde güçlü bir yürütme erkine sahip değildir ve yaygın rant kollama faaliyetleri ve yozlaşma yürütme erkinin işini daha da zorlayan bir unsur olarak boy göstermektedir.
Ancak bu durum tüm gelişmekte olan ülkeler için aynı değildir. Singh (2002)’e göre yeni sanayileşmekte olan bir çok ülke, tam demokratik bir yapıya sahip olmasalar bile, güçlü ve etkin yürütme organlarına sahiptirler (Çin, Hindistan, Brezilya, Meksika ve Türkiye).

Şeffaf olmayan bazı ülkeler çok büyük bir büyüme hızına ulaşırken (Çin ve Doğu Asya ülkeleri), çok yoğun yozlaşmanın olduğu bazı ülkelerde hızlı bir sanayileşme süreci gerçekleşmiş (Kore; 1970-80 arası ve İtalya; II. Dünya Savaşı sonrası) ve nihayet demokratik olmayan ve yoğun yozlaşmanın olduğu bazı ülkelerde ise yoksullukla mücadelede büyük başarılar elde edilebilmiştir (Örneğin, Suharto döneminde Endonezya).

Bu sonuç kalkınma ile yozlaşma ve rekabet politikası da dahil ülkenin müdahaleci bir sanayi ve iktisat politikası uygulama yeteneği arasında açık ve güçlü bir ilişkinin olmayabileceğini ortaya koymaktadır. Gelişmekte olan ülkeler yaşam kalitesini artırabilmek için uzun yıllar boyunca hızlı ve istikrarlı bir büyüme hızı gerçekleştirmek zorundadırlar. Başka bir ifadeyle gelişmekte olan ülkeler sadece iyi bir şey olduğu için rekabeti teşvik edecek bir rekabet politikasını uygulamaya koyamazlar; rekabet politikasının mutlaka iktisadi kalkınmayı hızlandırması ve teşvik etmesi gereklidir. İktisadi kalkınma günümüzde büyük ölçüde özel kesimin yatırımda bulunmasını ve yüksek verimlilik ve rekabet gücü ile faaliyetlerini sürdürebilmesini gerektirmektedir. Rekabet politikası yoluyla rekabetin büyük ölçüde teşvik edilmesi fiyat savaşlarına yol açarak özel kesimin karlılığını azaltır ve sonuçta yatırımda bulunma isteğini ortadan kaldırır.

Rekabetin eksik olması durumunda ise tekelleşme sonucu yüksek karlarla çalışmaya alışan özel sektörün aşırı yatırımda bulunması ihtimali ortaya çıkar. Böyle bir durumda özel kesimin aşırı kapasite kullanımını, aşırı yatırımlarını kontrol etme devletin üstlenmesi gereken bir sorumluluk haline gelebilir. Öte yandan, global düzeyde, BSF’leri yoluyla, global aktörler olarak faaliyet gösteren çok az sayıdaki firma hemen hemen her sektörde oligopolcü bir yapılanma içerisinde faaliyet göstermekte ve elde ettikleri yüksek rantlarla yenilik ve icatlarda bulunarak veya piyasaya giriş engelleri oluşturarak rekabet güçlerini hem cari dönemde hem de gelecekte artırma ve muhafaza etme potansiyeline sahip olmaktadırlar.

Global firmalar güçlü hükümetlerinin her türlü desteğini arkalarında hissetmektedirler. Bu nedenle gelişmekte olan ülkeler iktisadi kalkınmalarını sürdürmelerini sağlayacak ve uzun dönemde yaşam kalitesinin artması için firmaların rekabet güçlerini artırmalarına olanak verecek kendi ülkelerinin özelliklerine uygun bir rekabet politikası (özgün ve optimal) belirleyip uygulamaya koymalıdırlar. Bu tip bir rekabet politikası yurtiçinde büyük firmaların rekabet karşıtı davranışlarını sınırlandırmalı, uluslararası BSF’leri ve dolaysız yabancı sermaye hareketleri sonucu ortaya çıkan mega şirketlerin sahip oldukları ya da potansiyel olarak sahip olabilecekleri tekel gücünü kötüye kullanmalarını kısıtlayabilmeli ve iktisadi büyüme ve kalkınmayı teşvik etmelidir.

1. Rekabet Politikası Uygulamaları: Gelişmiş Ülkeler
2. Rekabet Politikası Uygulamaları: Gelişmekte Olan Ülkeler
--
REKABETİN TEŞVİKİNDE DEVLETİN ROLÜ

Piyasa ekonomisinde firmaların davranışlarını belirleyen temel motif karın azamileştirilmesi olduğu için rekabet sürekli olarak tehdit altında olan ve sürekli olarak devlet tarafından gözetilmesi gereken bir ideal durumu ifade eder. Ulusal firmaların dünya piyasalarında rekabet güçlerini artırması ve sürdürmesi için yurtiçinde rekabet ortamının iyileştirilmesi ve yabancı firmaların ve devletlerin rekabeti bozucu uygulamalarına karşı gerekli tedbirlerin alınması gereklidir. Devletin temel görevi rekabetçi bir ortam oluşturmak ve bu ortamın sürekliliğini sağlamaktır.

Devletler rekabetin teşvik edilmesinde pasif ve aktif olmak üzere iki farklı yaklaşımı benimseyebilirler (Lachmann, 1999:19-21). Pasif yaklaşımda firmaların davranışlarını ve iktisadi faaliyetlerini kısıtlayan ortamın ortadan kaldırılması amaçlanır. Bu amaçla fiyatların serbestleştirilmesi, makro-ekonomik istikrarın sağlanması, korumacı dış ticaret politikaları ile keyfi ve açık olmayan sanayi politikalarının uygulamadan kaldırılması, piyasalarda tekelleşmelerin engellenmesi ve kamu tarafından sunulan hizmetlerin azaltılarak etkin ve modern bir hale getirilmesi gerçekleştirilebilir.

Ancak, pasif yaklaşımın, firmaların makro-ekonomik, sosyal ve çevresel açılardan uluslararası alanda başarılı bir şekilde rekabet edebilmelerini sağlayacak bir ortamı oluşturmayı hedefleyen aktif bir yaklaşım ile de desteklenmesi gereklidir. Bu yaklaşım, firmaların global piyasalarda karşılaşacakları rekabetin üstesinden gelmelerini sağlayacak öğeleri içermelidir. Bu öğelerin en önemli olanları şunlardır: Yurtiçi ve yabancı piyasalardaki koşullar, teknoloji ve fiyatlar konusunda enformasyon; etkin iletişim ve ulaşım sistemleri; teknolojik ve örgütsel know-how; nitelikli beşeri kaynaklar; üretimi desteklemek için fiziki, ekonomik ve sosyal altyapıda iyileştirmeler ve girişimcilik kapasitesinin teşviki.

Bu faktörler, kamu kesimi ile özel kesim arasında ahenkli bir işbirliğinin yanı sıra üniversite ve eğitim sistemi ile sanayi arasında güçlü bir ilişki ile geliştirilebilir. Öte yandan devletlerin olumlu dışsallıkları (örneğin, teknik-teknolojik ilerleme, beşeri kaynakların eğitimi) teşvik edecek; olumsuz dışsallıkları (örneğin, çevresel zarar ve bozulmalar) ise caydıracak şekilde piyasa aksaklıklarını düzeltme yönünde çaba göstermeleri gereklidir. Bu doğrultuda sağlam bir para ve maliye politikası devreye sokulabilir, sermaye piyasalarındaki aksaklıklar düzeltilmeye çalışılır, sosyal güvenlik ve vergi sistemi yeterli ve etkin bir hale getirilebilir ve siyasi ve ekonomik istikrarı sürdürecek uygulamalar gündeme getirilebilir.

Ayrıca, hukuk sisteminin genel ve fikri mülkiyet haklarını koruması rekabetçi bir piyasa sisteminin oluşturulması açısından atılması gerekli adımlardan biridir. Keza, hukuki güvenliğin ve güçlü kurumların varlığı firmaların uzun vadedeki ekonomik kararlarının etkinliğini artırır. Bu nedenle rekabet hukukunun açık, etkin ve global ölçütlerde oluşturulması, rekabet kurumu tarafından rekabeti bozucu firma davranışlarının zamanında engellenmesi ve birey ve firmaların yasal haklarının yargı organlarınca korunması iktisadi gelişme ve ulusal firmaların global ölçekte rekabet gücüne sahip olmaları için son derece önemli birer unsurdur.

__________________
Müslüm Doğan
İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi
İnsan Kaynakları Yönetimi Programı
Yüksek Lisans Öğrencisi

Bu mesaj en son " 04-07-2006 " tarihinde saat 05:34 PM itibariyle Müslüm Doğan tarafından düzenlenmiştir....
Digg this Post!Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!
Alıntı Yaparak Cevapla
Yanıtla


Konu Araçları Bu Konuda Ara
Bu Konuda Ara:

Gelişmiş Arama
Görünüm Modları

Gönderme Kuralları
Yeni konular açabilirsiniz --> izin yok
Yanıtlar gönderebilirsiniz --> izin yok
Eklentiler gönderebilirsiniz --> izin yok
Mesajlarınızı düzenleyebilirsiniz --> izin yok

vB koduAçık
SimgelerAçık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Saat 03:39 AM.


Powered by vBulletin Version 3.0.7
Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by 3.0.0