İnsan, ruhu ile bedeni istekleri arasındaki çatışmaları ortadan kaldırarak, ruhu ve bedenini uyumlu hale getireceği bir hayat tarzını seçmelidir. Ruh, insan bedeninin kalıcılığını sağlayıp, gelişimini garanti altına almak için bir koruma, savunma veya saldırı mekanizması oluşturmaktadır. Bir taraftan dış dünyadan uyarılar alıp onlara cevap verir, bir taraftan da çevreyle işbirliği yaparak bedenin güvenliğini sağlamak ve yaşamını garanti altına almak için gerekli gücü kendisinde barındırır. Carl Gustov Jung’un deyimiyle “O, canlıda yaşamın kaynağı olan hareketli bir güçtür”.
İnsan özünde çok büyük bir potansiyeli barındırır. Yaratılışındaki güç çok büyüktür, fakat yaratılışı itibariyle zayıf ve tatminsizdir. Zayıf olduğu için isteklerine karşı eğilimli ve zaafları yüksek; tatminsiz olduğu için öfkeli, kızgın ve hep yakınma durumundadır. Başına gelen iyi şeyleri bencillikle; kötü şeyleri ise sızlanma ve umutsuzlukla karşılar. İsteklerinin sonu gelmez. Ve bu durum insanı dengeli olduğunda mutluluğa, dengesiz olduğunda da memnuniyetsizliğe, hayal kırıklığına ve ümitsizliğe sürükler.
Korku, kaygı, endişe, öfke, kızgınlık, ümitsizlik, güven, hırs hepsi ruhun oluşturduğu tepki mekanizmalarıdır ve bedenin mutlu bir şekilde yaşamasına hizmet eder. Bu duygular özümüzde bize hizmet için varken, biz bunları bilinçsiz ve dengesiz bir şekilde kullanıp hayatımızı çekilmez bir duruma getirebiliyoruz. Onlara yüklediğimiz anlamlar, toplumsal baskılar, küçümsemeler, abartmalarla ruh ve beden arasındaki dengeyi bozuyoruz. Özümüzden çıkıp, bambaşka bir kimliği ve bakış açısını sahipleniyoruz. Bireyselliği “BEN” i törpülüyoruz durmadan, kendimizi yaratma arzusunu kamçılıyoruz. Oysa ki ben yerine “BİZ” veya “O” diyerek, bütünsel bir bakış açısı sergileyerek daha huzurlu bir yaşama adım atabiliriz.
Her ne kadar tatminsizlik insanın doğasında varsa bile, özümüzde barındırdığımız tüm nitelikler doğru ve dengeli bir şekilde kullanıldığında, insanı hem bilinçli bir ruhi gelişmeye iter hem de bütün bencillik ve zaaflardan uzaklaşmaya yardım eder.
Bir çok filozof, her birey kendi içinde yalnız kendi bireyselliğini taşımakla kalmayıp, aynı zamanda insanlığı tüm olanaklarıyla taşıdığına inanmakta ve yaşamın bireysellik yoluyla bütünselliğe doğru bir gelişme olduğunu düşünmektedir. İsmet ÖZEL’in dediği gibi, “Her insan tüm insanlığın tarihini yaşar”.
Emel Kordon