Kendini bir beden olarak algılayan insanı bu algısından dolayı kısıtlayan önemli engeller vardır. Bunların başında “ölüm” gelir. Kendini fiziksel bir yaşamla sınırlı düşünen bu insanın en büyük ve tehlikeli sınırı ölümdür. Sınırlarını ölümün belirlediği bir yaşamın içindeki insan bir bakıma bu gerçekten köşe bucak kaçarak yaşamaya çalışır. Zira ölümün herhangi bir kurala bağlı olarak gerçekleştiğine ilişkin bir inanç geliştirememiştir.
Aslında insanın içsel dinamiklerinin desteklediği zihinsel fonksiyonlar sayesinde fiziksel yaşamını düzene sokma gayretleri de yok değildir. Ancak matematiksel bir işlem yaparken elde var 1’i unuttuğumuzda sonuç nasıl yanlış oluyorsa insanın da yaşama ilişkin planları elde var1’i (ruhu) göz ardı ettiği için iflas etmektedir.
Ölümün bir sınırı olduğu düşüncesini kabusa dönüştüren insan ölümle birlikte her şeyin bittiğini düşünmeye başlar. Eğer ölümle birlikte her şey bitiyorsa kişi bir anda uçsuz bucaksız bir karanlık, bir yokluk ve ani bir anlamsızlıkla karşı karşıya kalır. Bu telaşlı hali onun yangından mal kaçırır gibi yaşamasına yol açar. Bir çok insanın bu anlayıştan kurtulmak için hayatlarının merkezine çılgınca eğlenceler, sınırsız, kontrolsüz uyuşturucu ve alkol ve boş vermişliği koyması da bu sebepten ötürüdür.
Oysa insan, geçmiş sayfalarda belirttiğimiz gibi öleceğini bilerek yaşama avantajına sahip tek varlıktır. Acaba bu durum bir tesadüf müdür? Yoksa öleceğini bilmesi onun için yapacağı planlar açısından bir avantaj mıdır? Bunların net bir şekilde anlaşılması için vurgulamamız gereken en önemli şey ise ölüm gerçekten bir son ise hayat, varlık ve evren bir anda tüm espri ve anlamını kaybetmektedir. Peki hiçbir milimetre karesinde bir abesin, bir anlamsızlığın, bir tesadüfün ve bir israfın olmadığı evrende, sahip olduğu donanım bakımından en mükemmel varlık olan insan bir anda bir anlamsızlığa, bir karanlığa, bir sona nasıl gömülür? Bütün bilimler evrenin her bir santimetre karesinde süregelen mükemmel işleyişi tespit etmekle meşguldür. Mesela kainattaki aksaklık, eksiklik ya da kusurları araştıran mevcut sisteme bir alternatif getirmeye çalışan bir bilime rastladınız mı? Oysa bilimleri insanın ve evrenin doğasındaki mükemmellikler ortaya çıkartmıştır. Kainatın işleyişine hiçbir müdahale ve katkıda bulunamayan insan, karşısındaki göz kamaştırıcı sistemin verdiği mesajları almaya mecbur ve memurdur. Çünkü karşınızdaki sisteme bir alternatif getiremiyor iseniz onu kabul etmek, taklit etmek, ondan ilham almak ya da onu modellemekten başka yapacağınız bir şey yoktur. Kısacası, karşınızda titremeden duran bu mucizevi organizasyon karşısında ya tir tir titremeyi ya da onu bir memnuniyet duygusu içerisinde kanıksamayı seçmelisiniz.
Enver Nugay