1999 yılında 1200 genç üzerinde Strateji/Mori tarafından yapılan Gençlik Araştırması’nda gençler, gelecekleri için ümitsiz, katılımcılık konusunda çekingen, buna karşın bilinçli, bilgili, ülke meselelerine hakim, sorumluluk sahibi ve etik değerlere bağlı kalmaya çalışmakta, fakat bireysel inisiyatif almanın önündeki demir üçgen dediğimiz (aile, okul, resmi otorite) engelleri yüzünden harekete geçemeyen bir gençlik profili çizmekteydi.
Hafta sonu, bu ihtiyaçlardan yola çıkarak hayat bulan, bir gençlik hareketinin düzenlediği seminerdeydim. Gerek girişimciler, gerek konuşmacılar gerek bu gençlik hareketinin içinde gönüllü çalışan geleceğin liderleri, gerekse seminere katılan üniversite gençlerini izleme/değerlendirme fırsatı buldum. Ülkede güzel şeyler de oluyor, ülkede bireysel ve kolektif olarak güzel projelere imza atılıyor.
Uzun yıllar sektör deneyimi sonrası kendini, adım adım Anadoluyu gezip bilgilerini gençlere ve sanayicilere aktarmaya yani paylaşmaya adamış, bir konuşmacı ile sohbetimizde Anadolu’nun sizin gibi yol gösterici insanlara ihtiyacı var dedim. Aldığım cevap hiç de alışık olmadığım bir cevaptı. Bana “Asıl benim onlara ihtiyacım var, onlar bana iyi ki geldiniz dediklerinde ben onlara iyi ki beni çağırdınız diyorum” dedi. Yaptığı işte öylesine büyük bir inanç geliştirmişti ki, söyledikleri herkesin içinde bir kıpırdanmaya neden oldu. Ve öylesine bir konuya değindi ki kurduğu cümle hepimizin hayatına damgasını vuracak türdendi.
Hayatımızda iletişim içinde bulunduğumuz kişiler, çevreler ve kurumlardan kaynaklanan çeşitli rolleri üstleniriz. Bu roller zaman zaman kadın, anne, eş, abla, kardeş, çocuk,hala, teyze, amca, dayı zaman zaman yönetici, arkadaş, lider, müşteri. Sizinde hemen düşündüğünüzde bir sürü rol aklınıza geliverir. Bilinçli veya bilinçsiz, farkında veya farkında olmadan bu rolleri gün içinde giyeriz, oynarız. İşte burada asıl ve beni etkileyen söz şuydu, “Önemli olan ve mutluluğu getiren bu rolleri Oscar ödülü kazanacak kadar iyi oynamamızdır”.
Bence bu gençlik hareketinin başlangıcı ve devamlılığı, bireysel ve kolektif girişimlerin başarısı ve sonunda bir ülke olarak topyekün bir şekilde zihinsel başarımız ve kurtuluşumuz bu sözü imanın şartı gibi hayatımıza katmamızdan geçmektedir.
Bu güne kadar pek çok alanda, olması gerekip de olmadığı için hayatımda ve hayatımızda yer alan ve serzeniş şeklinde bu köşede bahsettiğim konuları ele alırken tek bir bakış açısıyla ele almışım. Bu basit gibi görünen ama çok büyük söz, bütünü görmem konusunda ve bütünü görerek daha esnek olmam konusunda bana çok şey kattı.
Oynadığımız rolleri, çıktığımız sahneye göre, üzerimize bir terzi tarafından özenle dikilmiş bir elbise gibi giymemiz ve yakıştırmamız ve her oyuna gereken önemi vermemiz hayatımıza ne büyük bir zenginlik katar düşünebiliyor musunuz. Bunu şuna benzettim, dışarı çıkarken üzerimize her zaman temiz, ütülü, uyumlu ve en güzel elbiselerimizi giyeriz. Çünkü insan içine çıkıyoruzdur. Fakat evde, eskimiş, sarkmış, uyumsuz, kat kat, süklüm püklüm dolaşırız. Çünkü yalnızızdır veya annemiz, babamız, eşimiz veya ev arkadaşımız vardır, onlar bizdendir.
Bugüne kadar, bir çok konuyu bizdendir deyip es geçtiğimi ve bu durumun hayatımı daralttığını fark ettim. Hayatım derken, insanlarla iletişimim, paylaşımlarım, olaylara ve problemlere bakış açım, yaşadıklarımı ve yaşayamadıklarımı değerlendirme şeklim gibi bir çok konuyu kast ediyorum.
Hayatımda üstelendiğim rolleri iyi oynadığım sürece, insanlara istediğim mesajları verebileceğimi ve bu mesajların ancak o zaman insanların üzerinde bir etkisinin olabileceğini fark ettim. Ancak o zaman yaratmak istediğim farklılığı elde edecek ve ancak o zaman hakikaten bir katma değer yaratmış olacağım.
Örneğin çalışan bir kadını ele alalım. Sabah kalktığında bir annedir, eştir. O saatlerde, çocuklarını ve eşini kaldırıp, hazırlanmaları ve kahvaltılarını yapmaları için gösterdiği özen ve itinayı düşünün. Çalışan ve çalışmayan her kadın için bu iş, sevgi, saygı, şefkat, çıkarsız paylaşma gibi saf duyguları içerir. Kendinden önce çocukları ve eşi gelir. Evdeki huzur mutluluk budur dedirten bir yaşamdır. Bu kadının işinde, arkadaşlarıyla iletişiminde, yeğenleriyle kurduğu bağda, toplumsal ve sosyal sorumluluğunda da aynı duyguları barındırdığını, aynı özeni ve itinayı gösterdiğini düşündüğünüzde ortaya bir insan hayatı için muhteşem sonuçlar çıkar. İşte hakikaten yaşamak bu dedirtir herhalde.
Rollerimizi inceleyelim, onların farkına varalım ve nasıl Oscar Ödülü alacak kadar iyi oynanabilir üzerine düşünelim ki bir gün sahneden düşmeyelim.
Emel Kordon