Yanılmıyorsam 1986 senesiydi ve Kırıkkale’de idim. Orada yaşıyordum. Lise mektebini bitireli tam bir yıl olmuştu. O yılların verdiği heyecanla içim içime sığmıyordu. Aslında amacım çok iyi bir aksiyon adamı olmaktı. Çünkü en yakınımdaki modeller ve etkilendiğim tipler onlardandı. Aksiyon adamı olmayı düşünmek o zamanki en büyük motivasyon kaynağımdı. Benim için bunun anlamı aslında ta işin başında bile iyi hatta çok iyi bir insan olmaktan başka bir şey de değildi. Aksiyon adamı “iyilik adamı”dır. Yoksa bir takım ideolojilerin papağanlığı ve gevezeliği veya bir noktada kaya gibi durmak gibi şeyleri anlamadığım için kendimi bahtiyar sayıyorum. Bunun nedeni ise daha sonra yaşamam ve yaşamamız gereken değişim sürecine karşı gereksiz ve anlamsız bir direnç göstermek zorunda kalmamış olmamdır.
Bugün değişim karşısında gösterdikleri direncin bile kutsal olduğunu düşünen o kadar çok insan var ki. Değişmek iyi bir şey miydi? Yoksa kötü mü? Bu ikilemleri bile hala yüreğinden atamamış o kadar çok insanımız var ki. Bu direncin sebebi bile aslında önceki o sapasağlam(!) duruşumuzdan kaynaklanmaktadır. Çünkü değişim denen o şey ne menem bir şey ise elimizden en değerli şeylerimizi alacak diye düşündük. Olmaz dedik. Ben canımı veririm ama değişmem. Hatta bu uğurda bir değişim stratejisine sahip olamadığı için yani başka bir yol göremediği ve üretemediği için ölenlerimiz de oldu. Acaba ölümü seçerken hiç farkında olmadan inandığımız değerler uğruna yaşamaktan mı kaçmıştık. Bunları bile nice zaman sonra düşünebildik. İnsan aklının yaratılıştan gelen öylesine önemli özellikleri var ki; o özelliklerden bir tanesi insan aklı çözümsüzlüğü asla kabul etmek istemiyor. Yani kesinlikle bir yolu olmalı diyor. Bunun bir çözümü olmalı. İşte bugün gelinen bu nokta bu çözümlerden bir çoğuna da sahne olmuştur zaten.
Değişmek dediğimiz zaman hep bir şeylerimizden olmayı anlamışızdır. Yani değişirsek şunu kaybederiz. Ama şunu düşünmedik kaybettiğimiz şeyin daha iyisini edinebilirdik. Evet bugün bundan vazgeçiyorum ama daha iyisi için… diyemedik. Çünkü statik yani donuk ve sabit duruşumuz bu tür şeylerin zihinsel kapasitemizin dışında tutulmasına neden oluyordu. Bu aslında bir tür “lokal anestezi” idi. Özellikle zihinsel fonksiyonların uyuşturulması ve bunun sonucunda da bir şeyden başka bir şey göremiyor ve kulak kesildiğimiz dünyanın dışındaki tüm dünyalara kör yaşıyorduk.
Değişmek değerlerimizi koruyarak da fevkalade mümkünmüş. Bunu neden bu kadar geç anladık? Evet değerlerinizi koruyun onları yaşayın. Ve öyle yaşayın ki insanlar size hayran olsun ve sizi örnek alsın. Biz ne yaptık? Arkadaşlar şöyle yapılmalı böyle olmalı şunu şuraya bunu buraya falan filan. Kısacası biz örnek göstermeyi seçtik örnek gösterilmeyi değil. Çünkü bunun maliyeti vardı. Bedeli ağırdı. Bunu seçmedik. Çünkü zordu. Kolay olanı seçmiş olmak ile değişmediğimizi anlamadık.
Yanılmıyorsam 1986 senesiydi ve Kırıkkale’ de idim. Liseyi bir yıl önce bitirmiştim. İyi adam olmak istiyordum. Mevsim yazdı.Yolda yaşlı,sakallı ve fakat diri bir adam gördüm. Elinde bir baston vardı. Gözleri görmüyordu. Gideceği yere gitmeye çalışıyordu. Hemen koştum kollarına girdim. Dedim amca beraber gidelim nereye gideceksen. Çok sevindi. Amca gözleri görmediği halde dinleyerek Kur’an hafızı olmuş birisiymiş. Giderken konuştuk. Bu arada bu yaşlı amca o zaman için bana bir hayli uzak bir yerde yaşıyormuş. Gittik gittik. Sonunda evim dediği bir ahşap kulübeye vardık. Belki altı metrekare vardı belki yoktu. Beni içeri davet etti. İçeride sadece bir yatak, yatağın dibinde kocaman bir televizyon( hafız amca havadisleri dinliyormuş) ve bir buzdolabından başka bir şey yoktu. Evladım dedi buzdolabında ayran olacak dedi çıkar da iç. Dolabı açtım tortusu dibine çökmüş bir tencere ayrandan biraz içtim bu arada hafız amca yatağının altına sakladığı üzümden çıkardı ve ikram etti ondan da yedim. Tam yirmi yıl olmuş. İyi adam olmak istiyordum. O gün oldum.
Enver Nugay