Avrupa Komisyonu tarafından yayınlanan, Avrupa ülkelerinin yenilikçilik performanslarının değerlendirildiği, Avrupa Yenilikçilik Endeksi’ne göre Türkiye listenin sonunda yani kaybedenler kategorisinde yer alıyor. Liderler, orta düzeydekiler, tutunanlar ve kaybedenler olarak ayrılan gruplarda, kaybedenler grubunda Türkiye’ye Bulgaristan, Estonya gibi Doğu Avrupa ülkeleri de eşlik ediyor.
Bilgi toplumunda yaşadığımızı, gazetelerden, dergilerden, televizyon programlarından, seminerlerden, sempozyumlara kadar hemen her yerde belirten bir dünyada, bir çok ülke bilgi toplumu olmayı başarırken, biz hala söylevlerden öteye geçemiyoruz, her alanda olduğu gibi. Hep olması gerekeni, iş hayatımızda, sosyal hayamızda ve akademik hayatımızda allı pullu cümlelerle dile getirir dururuz ama bir türlü bu olması gerekenleri yaşayamayız.
BİLGİ’nin sac ayaklarını, AR-GE, EĞİTİM ve YENİLİKÇİLİK oluşturur. Bu ayaklardan bir tanesinin eksik olması, bilgi üretimini engeller. Nasıl ki bir iskemle 3 ayaktan oluşuyor ve 60 kg.’lık yükü rahat bir şekilde taşıyorsa ve her bacağa 20 kg. düştüğünü düşündüğümüz sırada iskemlenin bacaklarından birinin kırılmasıyla, her bacağın 30 kg. taşımasını beklerken, yükü taşıyamaz duruma geliyorsa, aynı şekilde bilgi gibi, ağır bir yükü taşımak da Ar-Ge, Eğitim ve Yenilikçilik ayaklarının aynı anda, üçünün de sağlamlığından geçer. Etkili bir eğitim sistemi kurmadan, Ar-Ge’ye yeterli kaynak ayırmadan, yenilikçi yaklaşımları beklemek saçmalıktır.
Ar-Ge ve Biz
Ar-Ge’ye ayrılan kaynaklar, gelişmişliğin en önemli ölçütleri arasında kabul edilmektedir. 1985 yılında Türkiye’de Ar-Ge harcamalarına GSMH’dan ayrılan pay yüzde 0.52, her 10 bin çalışana düşen araştırma personeli sayısı 6 olarak bulunmuştur, (DPT, 1992). Bu oran 2002 senesinde ise küçük bir artışla yüzde 0.6 olarak olarak tespit edilmiştir. Japonya’da Ar-Ge harcamalarının GSMH’ye oranı, 1988 yılında yüzde 2.9 ve her 10 bin çalışana 116 araştırmacı düştüğü tespit edilmiştir. Genel olarak gelişmiş ülkelerde Ar-Ge Harcamaları/GSMH oranını %2-3 aralığında yer almaktadır. Türkiye’de bu oran 1994 yılında binde 4 civarından bugün binde 6 düzeylerine yaklaşmıştır
Son dönemde, ekonomide yaşanan sıkıntılardan markalaşarak uzaklaşmayı planlayan ülkemizin lokomotif sektörlerinden, tekstil sektörü bu konuda çok güzel bir örnek. Zamanında İtalya’nın elinde olan tekstil sektörünün ağırlığı zamanla Türkiye’ye kaydı. Türk tekstilcileri ellerinde fotoğraf makineleri fuar fuar gezerek, diğer ülkelerin standlarından model ve tasarım alma/bakma yolundaydı. Kataloglardan beğendiği ürünlerle, kendi tasarımlarını ortaya çıkardılar güya, fakat işi iyi becerdik ve tekstil sektörünü İtalya’nın elinden aldık. İtalya bu durumda, yukarıda değindiğim bilgiyi oluşturan ayakları iyi organize ederek gücünü tekstil makinelerine verdi. Bunun yanında tekstilde özel tasarımlara giderek dünyanın moda merkezlerinden biri haline geldi. Emek yoğun ortamdan, bilgi yoğun bir ekonomiye geçiş yaptı. Gücünü kaybetmeden, daha elit bir kesime ve daha yüksek kar oranlarıyla hizmet ederek, hatta farklılık merkezi olarak dünyada yerini aldı. Bilgi yoğun ekonomilerin tek rekabet şansı, yenilikçi yaklaşımlarıdır ve İtalya’da bunu başarıyor.
Tekstilcilerimiz kataloglardan tasarım alarak kendi markalarını oluşturma çabası içindeyken veya ünlü markalara fason üretim yaparak çarkını döndürürken, Türkiye’nin İtalya’ya yaptığını, Çin Türkiye’ye yaptı. Yani emeğin, enerjinin ucuz olması avantajını kullanarak tekstil sektörünün ağırlığını ülkesine kaydırmaya başladı. Zamanında Türk tekstilcilerin ellerinde fotoğraf makineleri fuarlarda yaptığını şimdi Çinliler Türk standlarındaki model ve tasarımlara bakarak yapıyor. Çin de bu işi becerecek ve kendi yolunu bulacak.
Asıl önemlisi, Türkiye bu durum karşısında İtalya’nın stratejisini uygulayabilecek mi? Türkiye çareyi, KDV oranlarıyla, döviz kurlarıyla, enerji maliyetleriyle, işçilik maliyetleriyle kotarmaya çalışmakta. Biz gelişmekte olan bir ülkenin çözüm yolları üzerinde odaklanıyoruz. Yıllarca, yatırımlarımızı Ar-Ge yatırımları yerine, yurtdışından teknoloji transferlerine yatırdık. Bozulan makineleri tamir ettirmek için haftalarca yurtdışından uzmanın gelmesini bekledik. Teknoloji üretmek yerine, makine, teçhizat ithali, patent, lisans almak için uğraştık durduk.
Biz ve Ar-Ge
Şimdi kala kala elimizde, amaçsız bir eğitim sistemi, amaçsız Ar-Ge destekleri ve yenilikçilikten bihaber gençlik ve sanayici kaldı. Ar-Ge konusunda bilinçsiz sanayiciye Ar-Ge hibeleri vermeye çalışılıyor ve kaynakların büyük oranı kullanılmıyor. Yenilikçilik diye bas bas öğütler veriliyor, nasıl olacağını bilmiyoruz.
Türkiye’nin gençlerinin, nüfusunun yarısını oluşturduğunu ve bunun büyük bir avantaj olarak elimizde olduğunu düşündüğümüzde, eğitim sistemimizin gelecek projeksiyonun iyi değerlendirilmesi gerekmektedir. Şimdiden, geleceğin sanayicileri için, araştırma nedir, nasıl yapılır, yaratıcılıkları, merak etme, öğrenme ve üretme süreçleri nasıl geliştirilebilir sorularına kafa yormamız gerekmektedir.
Sağlam bir eğitim sistemi temelinde, Ar-Ge yatırımlarını harcama olarak görmeyen, Ar-Ge desteklerini bilinçli kullanabilecek bir zihniyet yetiştirmemiz gerekmektedir ki, yenilikçi düşüncelerle marka olabilelim, dünyada yerimizi alabilelim. Marka olmak, yalnızca isim bulup, marka tescili yaptırıp, ürün satmak değildir. Marka yolculuğuna çıkmak, yenilikçilik yolunda durmaksızın koşmaya yemin etmek demektir.
Tarih boyunca ümitsizliğe ve çözümsüzlüğe teslim olmamış bu ülke, bu sorunlarından üstesinden bir şekilde gelecektir. Dileğim geç kalmamak…
Emel Kordon