Bir Kadın Öldü Diyeler, Üç Yıl Sonra Duyalar*
14 Nisan 2006 tarihli haber7.com’da çıkan doğru olmadığına inanmak istediğim bir haberi okuyunca içinde bulunduğumuz çağın iletişim çağı olduğuna bangır bangır vurgu yapan anlayışın şaşkınlığını yaşadım. Haberde, Londra’daki evinde Ocak ayında ölü bulunan kadının kimliğinin ve 3 yıl önce öldüğünün tespit edildiği belirtiliyordu. Kadın, 3 yıl önce televizyon izlerken koltuğunda ölüyor ve cesedi bulunduğunda hala televizyonun açık olduğu görülüyor. Evinde 3 yıl öncesine ait açılmamış mektuplar bulunan kadının bulunma sebebi ise çok manidar. Aile içi şiddetin kurbanı olan kadına oturacak ev sağlayan kuruluşun yetkililerinin binlerce sterlinlik biriken kira borcunu yetkililere bildirmesi sonucu kadının cesedi bulunabiliyor. Dile kolay 3 yıl… 3 yıl boyunca bir kişi dahi mi merak etmez yalnız yaşayan bir kadını, bir kişi dahi mi çalmaz kapısını, bir kişi dahi mi aramaz evini? Ama bir sürü mektup gönderilmiş, geri dönüş beklemeden veya ulaşıp ulaşmadığını merak etmeden. Belli ki nezaketen veya hakikaten önem verilmeden gönderilmiş mektuplar. Bu nasıl insanlık, nasıl duyarsızlık, nasıl bir kopukluk ve nasıl iletişim çağı? Aslında teknolojide istenen nokta yakalanmış, 3 yıldan beri elektriklerin kesilmemesiyle, ya insanlıkta, ya duyarlılıkta?
Biz de millet olarak aile, arkadaş veya toplumsal ilişkilere bakış açımızla övünür dururuz ama bizde de gelecek yıllarda durum pek farklı olmayacak. Geçenlerde şehir dışında yaşayan, zaman zaman telefonla ve sıklıkla msn’le haberleştiğimiz bir arkadaşım uzun süre msn’im kapalı göründüğü için beni merak edip, beni aramıştı. O zaman bu arkadaşlıkta, bir gariplik olduğunu fark etmiştim.
İletişim çağına damgasını vuran, iletişim araçları, sinsi bir şekilde ve biz fark etmeden bizi bizden uzaklaştırmakta. Televizyonun, bilgisayarın ve artık içinde birçok özelliği taşıyan cep telefonlarının zararlarını artık her gün, her yerde okuyoruz, görüyoruz. Bu araçların iletişim için icat edilmiş olmasının yanında, bizi iletişimsizliğe sürüklediğini biliyoruz. Biliyoruz da bunun neden böyle olduğu üzerine çok fazla kafa yormuyoruz.
Hani hep, işlerden, sıkıntılardan, dertlerden boğulduğumuzda herkesin ağzında dolanan bir isyan vardır. Bir deniz kasabasına yerleşmek istiyorum, köyde yaşamak istiyorum deriz. Oralara kaçıp gitmek isteriz.
Geçenlerde bir arkadaşım işlerinin kötü gitmesinden dolayı sıkıntısını dile getirdiğinde, teknolojinin bu kadar gelişmemiş olduğu bir dünyayı hayal etmiştik. Hayattan bu kadar büyük beklentilerimiz, hayatın bizden bu kadar büyük beklentileri olmazdı herhalde. Ofislerimizde tahsilat sorunundan bahsetmek yerine, birbirimizin bahçesinde çaylarımızı içerken, zararlı otlardan nasıl kurtulacağımız üzerine bahsederdik. Pirinçlerle, fasulyeleri takas ederdik, dedik. Yurtdışını görmek için can attığımız şu dönemden farklı, o zaman kasabaya gitmek dünyayı dolaşmakla eş sayılırdı belki de. Sonra köyden kasabaya inerek dünyası değişen biri olsaydık, köy bize yeter miydi dedik. Kasabada yaşamak için içimizde istek olurdu mutlaka. Sonra şehirde yaşamak için, sonra başka ülkeleri görmek için. Ve sonra yine tahsilat sorunlarından bahsederken bulur kendimizi, geldiğimiz yere dönmeyi isterdik sanırım.
Bilmek, öğrenmek, farkında olmak, insanın içine kurt düşürüyor. Daha fazla merak etmeye, daha fazlasını öğrenmeye, daha fazlasını bulmaya itiyor insanı. Sonra daha fazlasına daha kolay ulaşabilmek için bir şeyler üretmesiyle, teknoloji bugün ulaştığı gelişme hızını yakalıyor.
Bilmek, öğrenmek, merak etmek, üretmek bizim içimizde var olan ve bizi bize yaklaştıran, bizi bize öğreten, bizim bize faydalı olmamız için var olan programlar iken, biz bunu kendimizden ve birbirimizden uzaklaştırmak için yanlış kullandığımız araçlarla yok ediyoruz. Cep telefonları ilk kez İskandinav ülkelerinde, insanların dağdan dağa haberleşmeleri için kullanılırken, ilk defa İsveç tarafından piyasaya sürülmüştür. Ve sonra insanoğlu bunu tam bir iletişimsizlik sorunu yaratacak bir cihaz haline dönüştürmüştür. Otobüsle bir yerlere giderken etrafı izlemek, arkadaşınla muhabbet etmek yerine, kafa önde ya oyun oynanır, ya mesaj atılır ya da son model telefonun özellikleri keşfedilir. Mesajlar hele, arayıp 1-2 dak. Konuşmak yerine uzun uzun mesajlar yazılır. Üstelik ne olduğu anlaşılamayan bir dille. Bugün akşam gözde cafede yedide buluşalım denilecektir, mesajı sığdırmak için: Slm, nbr, akşm gözdede 7 de. Neee? Selamı aldık diyelim, peki ben iyi değilsem, bunu mesajla nasıl açıklayacağım? Mesajlardaki hal hatır soruları bana hakikaten önem verilerek sorulmuş soru izlenimi vermiyor. Nezaketen, sormuş olmak için sorulur. Cevap olarak ta karşı taraftan nezaketen şöyle bir cevap gelir. Slm, iyi, senden? Ok. Akşam buluşulur, gelir gelmez, cep telefonları masanın üzerine konur ve herkes kendi dünyasında takılır. Ara sıra birbirlerine kendi cep telefonlarındaki sesler, görüntüler sunulur, özellikler gösterilir. Sonra bye.
Bu bilinçsizlik düzeyinde seyredersek, Londra’daki olaya benzer olaylar bizde de yaşanacak. İletişim çağında, iletişim kurmak çok daha zor hale gelecek. Birbirimizi anlamayacağız. Birbirimizi anlamak için belki de şifre çözücü programlar geliştirilecek.
Ürettiklerimizi hayatınızı tüketmek için değil, kolaylaştırmak için kullanma eğiliminde olmanız dileğiyle…
*Bir garip öldü diyeler
Üç gün sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar
Şöyle garip bencileyin (Yunus Emre)
Emel Kordon