Geçtiğimiz hafta içinde, çocuklarına temel gelişim eğitimi verdiğimiz bir arkadaşım, aile olarak aldıkları bir karardan bahsetti. Artık akşamları hiçbir şekilde televizyon izlemediklerini ve televizyonu hayatlarından çıkardıklarını söyledi. Önce şaşırdım hakikaten başarabildiniz mi bu kararı uygulamayı diye sordum. Kendinden emindi. Eskiden televizyonsuz uyuyamazken artık vaktini çocuklarına, eşine ayırdığını ve kitap okuduklarını söyledi. Haftada birkaç gün ise özel olarak seçtiği araştırma dizileri, belgesel ve film VCD’leri izlediklerini söyledi. Çocuklarının kaybolmamasını istediği için böyle bir karar almış.
Yine geçtiğimiz hafta içinde kablolu TV yayınında meydana gelen bir arıza nedeniyle 6 gün boyunca evde televizyon izleyemedim. Ne mi yaptım 6 gün boyunca? İzlenmeyi bekleyen 2 film izledim. Okunmayı bekleyen 1 kitabı bitirdim. İncelenmeyi bekleyen 2 dergiyi okudum. Ve 1 yıldır başlayamadığım yüksek lisans tezime başladım ve bu sırada yaklaşık 8 kaynağı taradım. Uzun süreden beri ayrı odalarda televizyon izlediğimiz için göremediğim ailemle vakit geçirdim. Akşama kadar çalışıyorum yoruluyorum, akşam da dinleniyorum diyerek uzun bir müddet kendimi kandırdığımı fark ettim. Meğer hiç vaktim yok diyerek ertelediğim onca şeyi yapabilmek için televizyonu hayatımdan çıkarmam gerekiyormuş.
Televizyonun hakikaten sayılan zararlarına karşı takındığımız tavrın aktif değil, proaktif olması gerektiğini yaşadıklarımla kendime ispatladım. Akşam yemekten sonra yarım saat izleyim kafamı dağıtayım, sonra da planladıklarımı yaparım dediğim de kendimi saatlerce televizyon izlerken buluyordum. Şu program bitsin de kalkayım derken başka bir kanalda başka bir programın bitmesini beklerken buluyordum kendimi. Aslında programları da izlemediğimi, boşlukta düşüncelere daldığımı ve ne düşündüğümü de hatırlamaya çalıştığımda hatırlayamadığımı görüyordum.
Televizyon bireyleri tek başına yaşamaya, tembelliğe itiyor. Aile içi ilişkileri koparıyor, sohbet etmemizi engelliyor. Bununla birlikte sürekli olarak televizyon yayınlarının kalitesizliğinden dem vurur, kontrol edilmesi gerektiğini sohbet konularımızın vazgeçilmezlerinden yaparız. Ama hep de şikayet ettiğimiz örnekleri en ince ayrıntısına kadar da sohbetlerimizde aktarırız. Bana ne Hülya Avşar’ın evliliğinden, horlamasından deriz, ama izlemişsizdir. Aslında kontrol edemediğimiz televizyon izleme bağımlılığımızın, başkaları tarafından kontrol edilmesini beklediğimiz pasif bir çözüm, bulduğumuz.
Televizyon kanallarının yayınlarının değişmesini beklemek hakikaten olmayacak bir çözüm. Çünkü kanallar sosyal sorumluluğundan daha fazla ticari amaçla faaliyet göstermektedirler. Ne tüketiliyorsa onu pompalamaya devam edeceklerdir. Hizmetçilerin dört döndüğü malikaneler ile acının ve gözyaşının bol olduğu çamurlu kenar mahalleler arasındaki yaşamlar, aşkın göz yaşı döktürdüğü, adam öldürdüğü, bunalıma sürüklediği insanın içini sıkan ilişkiler, kazanma hırsının insanları aşağıladığı, ağlattığı yarışmalar, 3 yaşındaki yeğenimin kızdığında kaşlarını çatarak, eliyle çuf çuf yaparak bizi öldürmeyi öğrendiği delikanlı abiler, hareketli ve ritimli müziklerle bol bol atılan göbekler, bol bol dağıtılan alkışlar, bol bol verilen öpücükler, ardından acılı, bitmiş, tükenmiş gerçek hayatlar. Kendimizi önce oynayarak sonra ağlayarak kaybediyoruz. Talep edilen, rağbet gören bunlarken neden kanallar yayın politikalarını değiştirsinler. Ve ola ki herhangi bir topluluğun bu konuda kampanya başlattığını düşünün, hangi haber programı, hangi kanal veya hangi gazete buna destek verecektir? Ses nasıl duyurulacaktır?
Kanalların, program içeriklerini değiştirmeyi beklemektense, bir disiplin geliştirerek kendi hayatınızı kontrol altına alma yolunda adım atmamız daha akıllıca olacaktır.
Bu belirsizlik ve karmaşa içinde kaybolmamanız dileğiyle…
Emel Kordon