YÖNETİM BİLİMİNİN TARİHSEL GELİŞİM SÜRECİ İÇERİSİNDE ÖRGÜTSEL GÜVEN KAVRAMINA YÖNELİK BAKIŞ AÇILARI VE YÖNETSEL UYGULAMALARDAKİ YANSIMALARI
Bu bölümde, daha sonraki bölümlere ve uygulamaya ışık tutabilmek amacıyla kısaca yönetim biliminin tarihsel gelişim süreci içerisinde örgütsel davranış modellerinin ışığı altında güven kavramına yönelik bakış açıları incelenmeye çalışılmıştır.
1. Otokratik Model:
Bilimsel yönetim düşüncesinin başlangıcı olarak kabul edilen Taylor’culuk, mantıksal olarak düşünülünce, düşük güvenli, kural-bazlı fabrika sistemini özetleyen bir şekilde sistematikleştirilmiştir
[20] . Düşük güven görüşünü destekleyen temel argümanın ise, işin; zaman, hareket etüdleri ve iş analizleri kullanılarak aşırı ayrıntılı hale getirilmesi ile gözetleme ve denetim konusundaki hassasiyete dayalı olduğu belirlenebilir.
[21] Bilindiği gibi iş analizi, her bir işin niteliğini, o işin görüldüğü çevre ve koşulları gözlem ve inceleme yoluyla belirleyerek bunlarla ilgili bilgileri yazıya dökme işlemidir.
[22]
Her ne kadar bununla işi oluşturan eylemler ve ödevler ile bu işin başarıyla yürütülmesi için gerekli ustalık, bilgi, yetenek ve sorumlulukların belirlenmesi amaçlandıysa da Taylor’un çalışanların makinenin bir parçası gibi davranmasına yol açtığı iddia edilen yaklaşımları
[23] , yönetimin çalışanlara yüksek ölçüde güven beslemelerini engelleyen önemli bir unsur olarak görülmüştür. İş analizinin amaçlarından biri olan yapılan işin amacıyla, elde edilen sonucun karşılaştırılması, bir başka ifadeyle denetim, karşılıklı güveni sarsan bir başka unsurdur.
[24] İnisiyatif almayan, dönemin istihdam şartları gereği yüksek ölçüde aidiyet duygusuna sahip olmayan ve teşvik edici ücret sistemleri gibi sadece maddi unsurlarla motive edilen çalışanlara
[25] yüksek güven duyulmaması, kaçınılmaz bir sonuç olmuştur.
İşletmede rasyonel yöntemlerin uygulanması için esas sorumluluk yönetime bağlı olmakla beraber, işçi yeni çalışma sistemini kabullenmeye hazır olmalıdır
[26] . Taylorist görüşte işletmelerde sorun çözümünün genellikle yönetime bırakılması karşılıklı güven açısından ciddi bir engele yol açmaktadır. Her ne kadar Taylor kurulan sistemin ihtilafa yol açmayacağını öne sürse de
[27] karar inisiyatifinin genellikle üst yönetimde bulunması, yöneticilerin çalışanlara sınırlı güven duyduğu şeklinde yorumlanabilir.
Ayrıca kararların niteliğini sorgulamaktan mahrum kalan ve her durumda karara uymak zorunda olan çalışanın da yanlış kararlar ile karşılaşması durumunda yöneticilere güvenini yitirme tehlikesi bulunmaktadır
[28] . Taylorist bir düşünür olan Morris Cooke’ un görüşleri de güven konusu ile ilgili olarak önem taşımaktadır. Cooke, Taylor’dan farklı olarak bilimsel yönetimde önemli olanın sistem değil, çalışanlarca sisteme duyulan güven olduğuna inanmaktadır. Cooke’a göre, gerçek verimliliğin ancak bu ilişki kurulduktan sonra sağlanabilmesi mümkündür. O’na göre, üretimden, yönetim kademeleri kadar, fiili üretim yapan çalışanlar ve tüm diğer personel de sorumludur. İşgücü bu sorumluluğu yüklendikçe işçilik ve düşük ücret sorunları söz konusu olmayacaktır
[29] .
Fayol, yönetimde insan ilişkileri için de kaynaklık edecek nitelikte yönetim ilkeleri geliştirmiştir
[30] . Fayol’un açıkladığı yönetim ilkeleri açısından bir değerlendirme yapıldığında, ilkeler arasında yer alan unsurların örgütsel güven ile ilişkileri kurulabilir. Fayol, işbölümü ve uzmanlaşmayı, astlara yetki ve sorumluluk verilmesi ve işlerin belirli bir düzen ve disiplin içinde yürütülmesi gerektiğini ilkelere bağlamıştır.
[31]
Örgüt çalışanlarının uzmanlaşmalarını sağlayarak, onlara sorumluluk ve yetkinin disipline edilmiş ve kurallara bağlı bir örgüt sistemi içinde verilmesi, güven ile ilişkili bir tutum olarak kabul edilebilir. İşinde bilgili ve belirli kurallar altında yetki ve sorumluluk verilen çalışanların, kendilerini büyük ölçüde güvende hissetmeleri beklenirken, Fayol çalışanlara güvenilemeyeceği konusunda bir anlayış geliştirmiştir.
[32]
Fayol’un kafasında canlandırdığı ortalama insan tembeldir. İş yapmaktan kaçmanın yollarını araştırır. Bu nedenle düşünür, onları yola getirecek katı ve müsamahasız bir disiplin ve ceza sisteminin oluşturulmasına gerek olduğunu öne sürmektedir. Yöneticiler astlarına güvenmemeli ve yapılan her işe nezaret etmeli ve mutlaka kontrolden geçirmelidirler. Fayol’a göre insanlar sorumluluktan kaçmayı ve yönetilmeyi tercih ederler.
Sorumluluk, korku kaynağıdır, bu nedenle onu yüklenebilme cesaretini gösteren kişilerin sayısı toplumda çok azdır. Düşünür, daha sonra bu cesur kişileri kahraman olarak nitelendirerek bunların fiziksel bakımdan kusursuz, entelektüel niteliklere sahip, manevi ve kültürel yönlerden kendilerini geliştirmiş, işletmeciliğin her işlevi ile ilgili yeterli bilgilerle donatılmış, otorite kurabilecek yönetsel kişiliğe sahip kimseler olmaları gerektiğini ileri sürmektedir. Fayol’a göre toplumda sayıları çok az olan bu kişiler yönetim kadrolarına getirilebilir. Bu anlayış eşliğinde yöneticilerin çalışanlara oldukça sınırlı düzeyde güven duymaları doğal karşılanmaktadır.
[33]
Fayol tarafından ifade edilen tembellik, yöneten ve çalışan arasında güvenin oluşmasını engelleyen bir unsurdur. Taylor ise tembelliği; doğal ve sistematik olarak sınıflandırmakta ve sistematik tembelliği (kaytarmayı) bilinçli bir eylem olarak nitelendirmektedir.
Taylor’a göre tembellik üç ana nedene dayanmaktadır. Bunlar; çalışanların tüm kapasitelerini kullanmaları halinde diğer çalışanların işini kaybedeceklerini düşünmeleri, işi yavaşlatarak menfaatlerini daha iyi koruyacakları konusundaki hatalı görüşleri ve verimsiz iş metodları olarak sayılabilir. Bu nedenlerin yol açtığı tembellik, örgütsel yapı içinde yöneticilerin çalışanlara güven duymasını sınırlamaktadır.
[34]
Klasik dönemin Taylor ve Fayol’la birlikte en önemli düşünürlerinden biri olan Max Weber öğretisine göre, modern ekonomik yaşamın özü, kural ve yasaların çeşitlenmesi ve sayılarının artmasından oluşmaktadır. Weber’e göre akılcılığın nihai olarak cisimleştiği yapı bürokrasidir. Ancak bürokrasideki yazılı haberleşmeye dayanan ilişkiler, hem gecikmelere ve gereksiz masraflara, hem de insanlar arası güvensizlik duygusunun yerleşmesine neden olmaktadır.
Ayrıca aşırıya kaçan denetimler de ast üst arasındaki güvensizlik duygusunu arttırmakta ve görevlileri tedirgin etmektedir. Weber’in geliştirdiği bürokrasi kuramı aslında örgütsel güven açısından önemli bir sorunun gündeme gelmesine yol açmıştır. Örgüt yüksek düzeyde kurallar ile donatılmış ve üyelerine inisiyatif imkanı vermeyen ve esnemeyen bir karaktere sahip olduğunda, örgüt üyelerinin güven hissi bundan ne derece etkilenecektir? Bir başka deyişle, kuralların fazla ve ayrıntılı olması çalışanların kendilerine ve birbirlerine yönelik güven duygusunun oluşmasına ve gelişmesine olanak sağlayacak mıdır? Bu soruların yanıtlarını arayan düşünürler, bir sonraki yönetim anlayışının doğuşuna yol açmışlardır.
[35]
2. Gözetimci Model
Yöneticiler, işgörenleri incelemeye başladıktan sonra, çok geçmeden, otokratik olarak yönetilen çalışanların patronlarına karşılık vermemelerine karşın, “karşı düşündüklerini” kesinlikle farketmişlerdir. İşgörenlerin söylemek istediği pek çok şey vardı ve işten ayrıldıkları ya da kendilerini tutamadıkları zaman bunları söylerlerdi. İşgörenlerin içi, patrona karşı güvensizlik, düş kırıklığı ve saldırganlıkla dolu idi. İşgörenler bu duyguları doğrudan doğruya patrona yöneltmedikleri için, bazen bunları ailelerine ve komşularına yöneltiyor; böylece, toplum da işçi-patron güvensizliğinden zarar görüyordu. İlerici işverenler, üretim sırasında işgören doyum ve güvenliğini sağlamanın bir yolu olması gerektiğini biliyorlardı; ve bu yaklaşımın daha yüksek verimliliğe yol açabileceğini de düşünüyorlardı.
Eğer işgörenlerin, güvensizlikleri, düş kırıklıkları ve saldırganlıkları giderilebilirse daha çok çalışmak isteyeceklerini tahmin ediyorlardı. Böylece, işveren daha rahat bir vicdanla, daha rahat bir uyku uyuyabilirdi. Bazı işverenler çalışma koşullarını geliştirmeye ve işgörenlerin daha geniş olanaklar elde etmelerine yardımcı olmak istiyorlardı.
[36] Bu gelişmelerin pek çoğu Hawthorne Araştırmaları aracılığıyla gerçekleşmiştir.
Hawthorne Araştırmaları; çalışanların klasik dönemde geliştirilen mekanik anlayışın dışında, psikolojik niteliklerinin öne çıkarıldığı ve motivasyonda farklı araçların kullanılması gerektiği anlayışını ortaya çıkaran çalışmalar dizisi olmuştur. Bu deneyim 1930’larda Elton Mayo’nun “insan ilişkileri” diye adlandırdığı hareketine destek vermiştir. Söz konusu akım, daha esnek ve daha grup yönelimli işyerlerinin oluşturulmasını amaçlıyordu. Bu biçimde yapılandırılan örgütlerde çalışanların yönetime daha yüksek ölçüde güven duymaları beklentiler arasında yer almıştır.
[37]
İşgörenlerin güvenlik gereksinimlerini karşılamak amacıyla, ABD’de birçok şirket daha 1890 ve 1900’lerde refah programlarını başlatmıştı. Ancak Hawthorne Araştırmaları ile 1930’larda refah programları, işgörenlere güvenlik sağlamaya yönelik sosyal yardımlara dönüştü. İşverenler, sendikalar ve hükümet, işçilerin güvenlik gereksinmeleriyle ilgilenmeye başladılar. Bunlar, örgütsel davranışın gözetici bir modelini uyguluyorlardı. Gözetici yaklaşım, işgörenlerin örgüte bağımlılığına yol açar. İşgörenler, patronlarına haftalık ekmekleri için bağımlı olmak yerine, güvenlikleri ve refahları için örgüte bağımlıdırlar. Belki, daha doğru bir ifadeyle, patrona azalan kişisel bağımlılıklarına bir de örgütsel bağımlılık eklenmiştir. İşgörenlerin, eğer sendika çalışmasına göre on yıllık kıdemleri ve iyi bir sosyal yardım programları varsa, başka yerlerde koşullar daha iyi görünse de işten ayrılamazlar.
[38]
3. Destekleyici Model
Örgütsel davranışın destekleyici modeli Rensis Likert tarafından ilk olarak “destekleyici ilişkiler ilkesi” olarak ifade edilmiştir. Likert şöyle demiştir:
“Örgütteki liderlik ve diğer süreçler örgütle tüm ilişkilerde her bir üyenin, artyetişimi, değer ve bekleyişleri ışığında, tecrübeyi destekleyici ve kendi kişisel değer ve önem duygusunu oluşturucu ve koruyucu nitelikte görmesi için maksimum olasılığı garanti edecek biçimde olmalıdır.” Bu, Mc Gregor’un Y kuramına benzemektedir.
[39]
Douglas McGregor tarafından geliştirilen X ve Y Teorisi aslında örgütsel güvenin yaratılması açısından önemli bir reçete niteliği taşımaktadır. X teorisi işten, sorumluluktan ve yönetmekten kaçan, ekonomik güdülere daha çok ilgi gösteren, denetlenme ve cezalandırılmayı gerektiren, güvenilmez bir işgören tarifi yaparken Y teorisi, işi, sorumluluk almayı ve yönetmeyi seven, saygınlık için güdülenen, yaratıcı bir işgören profili çizmiştir. McGregor bu iki teoriyi de açıkladıktan sonra yöneticilerin daha çok Y teorisi üzerinde durmaları gerektiğini savunmuştur. Bu teori, çalışanlara atfedilen farklı özellikleri genellemek suretiyle güven duygusuna ilişkin önemli ip uçları ortaya atmaktadır.
Klasik yaklaşımda göreceli olarak eksik görülen güven duygusuna karşın, neo-klasik yaklaşımda daha yüksek ölçüde güvenin varolduğu görüşü, kullanılan motivasyon araçlarının iki dönem arasında farklılık göstermesine yol açmıştır.
[40]
Neo-klasik teoride güvenin, bireyin önemsenmesi ve iş ilişkilerinde psikolojik ve sosyolojik özelliklerinin dikkate alınması sayesinde klasik teoriye göre daha belirgin hale geldiği söylenebilir. Neo-klasik teori bireyin örgüt içindeki davranışlarının sadece maddi beklentilerine dayalı olmadığı görüşüne bağlı olarak işgörenin örgüt ortamındaki psikolojik beklentilerinin de tatmin edilmesi gerekliliğini ortaya koymuştur. Bu bağlamda örgüt içerisinde psikolojik atmosferin iyileştirilmesi sonuç itibariyle yöneticiler ve çalışanlar arasında güven duygusunun sağlanması ile mümkün olabilecektir.
McGregor’un X ve Y Teorisinin Y kuramı varsayımlarına bakıldığında arka planda güven unsurunun oldukça önemsendiği görülmektedir. Y kuramı varsayımları örgüt içinde bireye iş ilişkileri bakımından güvenmeyi kolaylaştıran görüşleri kapsamaktadır.
[41]
Destekleyici model, güç ya da para yerine önderliğe dayanır. Önderlik aracılığıyla, yönetim işgörenlerin, örgütün çıkarları çerçevesinde yapabilecekleri şeyleri başarmalarını ve gelişmelerini sağlayacak bir ortam sağlar. Önder, işçilerin doğa gereği pasif olmadığını örgütsel gereksinmelere direnmediklerini varsayar. İşgörenler, işte yetersiz destekleyici ortam nedeniyle bu yöne yönelirler.
Yöneticiler onlara küçük bir olanak verse işçiler sorumluluk alacak, katkıda bulunmak isteyecek ve kendilerini geliştireceklerdir. Bu nedenle yönetim, gözetimci yaklaşımda olduğu gibi sadece sosyal yardım planlarını desteklemek yerine işgörenin iş başarımını destekleme eğiliminde olacaktır. Başarım desteklendiği için, işgörenler sadece güvenlik aramak ve boyun eğmek yerine başarıma yönelirler. İşlerindeki içsel güdüleyicilere tepki gösterirler. Bunun psikolojik sonucu, bir katılma duygusu ve örgütte göreve karşı ilgidir. Zaman zaman örgütlerden sözederken “onlar” yerine “biz” diyebilirler.
[42]