“Sahi, Nereye Gidiyoruz ?” İşyerinde Saldırganlık ve Mobbing Üzerine
Tarık SOLMUŞ
Kırmak, aşağılamak, küçümsemek, azarlamak, hakaret etmek, tehdit etmek, utandırmak, cezalandırmak, sorgulamak, yargılamak, korkutmak, suçluluk duygusu yaratmak, incitmek, kovmak. Ne çok kelime var Türkçe'de yıkıp dökmekle; tanımı farklı olsa da içeriği -yönü bir diğerinin aynı olan, birine zarar vermekle ilgili.
Ekonomi çevrelerinde dile getirilmeye başlanan 2. kriz, sanki ilkinin etkisini üzerinden atmış da ikincisine dipçik gibi sapa sağlam ayakta durarak hazır olan toplumun dinamiklerini daha da zorlayacak anlaşılan. Yine işten atılmalara gebe insanlarımız 2.cisi 3.cüsü olmasa da, yeni hayalkırıklıklarına. Sanki bir öncekileri onarabilmiş gibi, sanki onaracak gücü kendinde bulabilmiş gibi. Belki yeni çıldırmalar, şiddetli geçimsizlikler, boşanmalar bekliyor bizi.
Gün geçmiyor ki bir mail grubunda işinde haksızlığa uğrayan ya da işinden haksızca atılan bir çalışanın çaresizliğini okumayalım. Yazılmayanları da düşünürsek eğer. İzliyoruz sanki sadece, sanki alıştık artık. Alıştıkça da duyumsamaz, umursamaz olduk. "Üç maymun"u oynuyoruz; ne görüyor, ne konuşuyor, ne de duyuyoruz. Sanki yanıbaşımızdaki iş arkadaşımızın maruz kaldığı hakaret ya da taciz birgün bizim başımıza da gelemezmiş gibi; gelebileceğini telafuz etmekten de ürkercesine yaşıyoruz. Sanki onlar "kötüler"; bunu zaten hak ediyorlar, hak ettikleri için de onların başlarına geliyor. Sanki biz "iyiyiz"; iyi olmak güvende hissettiriyor kendimizi.
"Eh burası Türkiye, ne yapalım, olur böyle" kabullenişini hergün biraz daha ödüllendiriyoruz sanki. Sanki çoktan mağlup olduk da yaralarımızı bile saramıyoruz. Sanki artık alıştık da alışmanın ötesinde yaşam biçimimiz oldu bütün bunlar; sanki azarlanmaksızın, aşağılanmaksızın, ezilmeksizin nasıl yaşarız korkusu sarıyor hepimizi. Bir çaresizlik mi bu; "yerine yenisini koyamayacaksak eğer varolanı kabul etmeliyiz" sanki. Bir öğrenilmiş çaresizlik, "madem ki durum budur, katlanacağız o halde". Öyle mi ?
Toplumsal depresyon yaşıyoruz sanki. Kanıksadık sanki; değer verilmek, övülmek, ödüllendirilmek, sevilmek gibi ihtiyaçlarımız yok; alkışlanmayı değil taşlanmayı istiyoruz sanki. Ve taşlandıkça da kurban olmaktan çıkıp kurbanlaştırmaya başlıyoruz; intikam alıyoruz sanki. Biz de hergün biraz daha basıyoruz birilerinin kafasına, eziyoruz ve adına kariyer basamaklarını tırmanmak diyoruz bunun. Üstelik, onaylıyoruz ve onaylanıyoruz; ne yazıkki. Bizden birilerinin olduğunu görmek de rahatlatıyor bizi; kendimize dönmemize gerek kalmıyor, neden böyleyim'e de, niçin böyle davranıyorum'a da gerek kalmıyor sanki. Böyle motive edeceğimizi, böyle disipline edeceğimizi düşünüyor, bundan anlarlar'ı yaşıyoruz sanki. "İş"i suçluyoruz hep; onu yapan biz değilmişiz gibi. Sorumluluk da almıyoruz hani, olabildiğince de haklı çıkarmaya çalışıyoruz. Doğru ya; kim "ben kötü bir yöneticiyim" der ki !
Adına iş disiplini, iş ahlakı diyoruz. "İnsan kaynakları" diyoruz ama "insan" demiyoruz örneğin. Ne için ? Doğru ya, bağırmak, çağırmak, onur kırmak "in"; çalışmak, çabalamak, üretmek için koşuşturmak, yeniyi hep yeniden yaratmaya çalışmak "out". Bizden daha iyilerini "sistem dışına" itiyoruz; "out"luyoruz. Bir "ayna" oluyor ozaman sanki karşımızdaki; kırılmaya mahkum oluyor. "Söyle bana, var mı benden daha güzeli bu dünyada"nın cevabına dayanamıyoruz.
Tarih boyunca yakıp yıkan bir milletin evlatları mıyız yoksa, hani sanki geçmişten günümüze kalıtsal bir evrimle geçen saldırganlık güdüsü. Genlerimiz de mi var bu ? Orta Asya'dan Avrupa'ya Afrika'lara nam salmış bir imparatorluğun torunları olmanın tarihsel rollerini mi yerine getiriyoruz yoksa ? Ya da bu bir öğrenme süreci mi; böyle davranmayı mı öğreniyoruz ? Bunu bilip, bunu mu görüyoruz, "budur doğrusu" mu diyoruz ? Saldırdıkça kazanacağımızı, yıktıkça varolacağımızı, küçülttükçe büyüyeceğimizi, ezdikçe nefes alacağımızı mı düşünüyoruz ?
Kendimize duyduğumuz "saygı" ezmekle, yıkmakla, zarar vermekle başa baş gidiyor sanki; yıktıkça, ezdikçe "yükseltiyoruz". Güven de duyuyoruz sanki kendimize böylelikle. Böyle "güçlü" oluyor, kendimizle gurur duyuyor, kimsenin bizi ezemeyeceğine inanıyoruz; ezilmişliklerimizi böyle telafi edeceğimize inanarak hem de. Kendimizle, yetersizliklerimizle yüzleşme cesaretini göstermek yerine; "topu taca" atıyoruz sanki.
Çalışanlarımıza empatik olmalarını anlatıp olmamayı öğretiyoruz. Motive olmalarını dayatıp olmamaları için elimizden geleni yapıyoruz. Bağlı olmalarını istiyoruz ama bağlanmamaları için çafa sarfediyoruz. Sanki bundan anlıyoruz; korkutarak, sindirerek yönetmeyi biliyoruz. Onları özellikle de işten atma kaygısına boğdukça daha çok çalışacaklarına inanıyoruz.
Babamızdan gördüğümüzce davranıyoruz; ama "hesaplaşmayı" onunla yapmıyoruz. Otorite kurmak adına uzaklaşıyor; güç gösterilerinden besleniyoruz. "Güçlendikçe"de taciz etmeyi, yıkmayı, zorlamayı hak kabul ediyoruz. Çalışanlarımızı anlamak, incitmemek, mutlu etmek ! Korkutuyor sanki bizi.
Çaresizliğimizle böyle baş etmeye çabalıyoruz; başkalarını da çaresizleştirerek. Sanki, böylece başkaları da bizim geçmişte neler yaşadığımızı anlasın istiyoruz.
Sanki, hep bir şeylerin hesabını soruyoruz ama hesabımızın ne olduğunu bilmiyoruz. Ya da kiminle ?
Sanki…Sahi, nereye gidiyoruz ?