IMPOSTOR SENDROMU: BİR BAĞLANMA VE PERFORMANS - BAŞARI ETKİLEŞİMİ
Psk. Belgin Üstün/ Ankara Üni. Tıp Fak. Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları ABD
Uzm. Psk. Tarık Solmuş / Bağımsız Eğitmen ve Danışman
Impostor sendromu, kısaca, bireyin, kanıtlanabilir yeterliliklere, yetkinliklere ve önemli başarılara (çok parlak bir iş deneyimi ya da öğrenim hayatı) sahip olmakla birlikte bu başarılarını reddetmesini hatta kendisinin bir “entellektüel dolandırıcı” olduğuna inanmasını ifade eder (Clance, 1985). Sendrom, varolan başarı düzeyi ile o başarıya ilişkin algı arasındaki fark olarak da değerlendirilebilir.
Impostor sendromu’nun kökenleri Clance ve Imes’ın (1978) özgeçmişi başarılarla dolu olan, çok iyi öğrenim görmüş olup iş yaşamlarında da önemli kademelerde yer alan yüksek başarı düzeyine sahip çok sayıda kadın çalışanla yaptıkları terapötik görüşmelere dayanmaktadır. Araştırmacılar, gerek eğitimsel gerekse iş yaşamlarında yüksek bir başarı düzeyine sahip olan bu kadınların, hem kendilerinden hem de başarılarından şüphe duyduklarını, başarılarını kendileriyle ilişkilendirmeyip şans ya da o an orada olmak gibi dışsal nedenlere yüklediklerini, başarısızlıklarını da o alanda yetenekli olmamalarına dayandırdıklarını ve herkesi de parlak, başarılı ya da zeki oldukları yönünde dolandırdıklarına inandıklarını gözlemişlerdir.
Impostor sendromlu bireyler, başarılarını bir daha tekrarlayamamaktan korkarlar. “Dışardan görüldükleri kadar” akıllı ya da zeki olmadıklarına inanırlar. Kendilerini diğer insanlarla karşılaştırırlar ve herkesin kendilerinden daha akıllı ya da zeki olduklarına inanırlar. Yoğun bir performans kaygısı ve bireysel yeterlilik-yetkinlikler konusunda da şüphe duyarlar. Başarılarından ziyade başarısız oldukları anları hatırlama eğilimindedirler. Başkalarının kendileriyle ilgili beklentilerine cevap verememekten kaygı duyarlar. “Gerçekten ne kadar iyiyim?” sorusu zihni sürekli olarak meşgul eder. Bazı durumlarda, belirli bir performans düzeyini yakalama konusunda yoğun bir kaygı ve korku duyarken bazen de aşırı performans gösterir ve hatta bir projeye başlanması gereken tarihten çok daha önce başlarlar. İşi başarıyla tamamladıklarına ilişkin olumlu geribildirimler kısa süreli bir mutluluk ve doyum sağlar. Bir süre sonra benzer bir işi yapmakla yüzyüze kaldıklarında aynı kaygı ve korkular tekrar yaşanır. En iyi olma ihtiyacı sendromlu kişiyi mükemmelliyetçi yapar, bu noktadaki duyarlılık nedeniyle her türlü başarısızlık ya da başarısız olunduğuna dair geribildirim duygusal çöküşü ve performansın düşmesini getirir. Hata yaptığını düşünmek kaygı uyandırır, hata yapmış olmanın getirdiği utanç duygusu ve düşük performans inancı aynı hatayı bir kez daha tekrarlamamak için daha çok çalışmaya yönlendirir. Sendromlu bazı bireylerin ayrılık ve reddedilme kaygıları nedeniyle kimseden farklı ya da başarılı olmadıklarına inandıkları, bazılarının da başarılı oldukları taktirde kendilerine daha fazla oranda sorumluluk verileceğine inanmaları nedeniyle motivasyonlarının düştüğü ve yeterince çaba göstermedikleri görülmektedir. Özellikle iş yaşamında olumlu geribildirimler almayı istemekle birlikte bu tür geribildirimlerin hak edilmediği duygusu yaşanır. Bununla birlikte, olumlu geribildirimler, sendromlu bireyde, herkesin kendisiyle ilgili bir yanlış algılama içerisinde olduğu ve buna da kendisinin yol açtığı duygusunu yaşatır. Başarı, değer verilen kişiler tarafından reddedilmeyi getireceği inancıyla reddedilir; “bizden farklı” ya da “artık değişti” biçiminde algılanma kaygısı başarılı olmamaya; olunsa bile bunun inkarına ya da başarının dışsal koşullara yüklenmesine yol açar (Bernard, Dollinger ve Ramaniah, 2002; Chae, Piedmont, Estadt ve Wicks, 1995; Clance, 1985; Holmes, Kertay, Adamson, Holland ve Clance, 1993; Leary, Patton, Orlando ve Funk, 2000).
Impostor sendromunun oluşumunun ve gelişiminin temelde erken dönem aile içi yaşantılara; bu yaşantılar sonucunda bireyin kendisine ve diğer insanlara ilişkin olumlu ya da olumsuz algılarına dayandığı söylenebilir (Solmuş, 2002; 2006). Yakınlık ve desteğin yoksun olduğu, aile içi iletişimin sıkı kurallara bağlı olduğu, eleştirel, yargılayıcı, mükemmelliyetçi, hata kabul etmeyen, çatışma eğilimli, aşırı kontrolcü ya da çocuklarından aşırı beklentileri olan aileler sendromun oluşmasına ve gelişmesine zemin hazırlamış olurlar. Ebeveynlerle kurulan (ya da kurulamayan) bağlanma sürecinin, sendromun ortaya çıkışındaki rolü iki şekilde gerçekleşebilir. Özellikle “mükemmel”, “eşsiz”, “benzersiz”, “her şeyi bilen ya da yapabilme gücüne sahip olan” bir insan oldukları yönünde yetiştirilen, kendilerine böyle oldukları öğretilen çocuklar olgunlaşma sürecinde birtakım zorluklarla karşılaşmaya başlarlar ve örneğin yetişkinlik dönemlerindeki iş yaşamlarında ne kendilerinin ne de başka insanların aslında “mükemmel” ya da “her şeyi bilen” insan olamayacaklarını anlamaya başlarlar. Sendrom tam bu noktada kendisini göstermeye başlar. Yaptığı her şey için herzaman takdir edilip övgü alan birey, artık hem ailesinin kendisiyle ilgili bu algısından hem de kendisinden şüphe duymaya başlar ve örneğin “aptal olduğu ama herkesi de zeki-parlak vb. olduğu yönünde kandırdığı” duygusunu yaşamaya başlar. Bu andan itibaren birey başarılarının kişisel yetenek ya da çaba gibi bireysel etmenlerden ziyade tamamen şans, arkadaşların yardımı, destekleyici yönetici, doğru zamanda doğru yerde olma vb. gibi tamamen kendisi dışındaki faktörlerden kaynaklandığına inanmaya başlar. Artık hiçbir başarı gerçekte başarı değildir ya da başarı kendisinden kaynaklanmamaktadır.
Ebeveynlerle olan ilişkilerin sendromun gelişmesindeki ikinci olası rolü, çocukların farklı şekillerde yetiştirilme tarzına dayanır. Özellikle birden fazla çocuğa sahip olan aileler, bazı çocuklarını “akıllı” ya da “zeki” olarak değerlendirip bakım verme süreçlerini buna dayandırırken bazı çocuklarını da örneğin “duyarlı” olarak etiketleyip bu etiket doğrultusunda yaklaşırlar. Artık, örneğin büyük kız akıllı ve zeki iken küçük kız ne yaparsa yapsın duyarlıdır; çok çalışmasına ve okulda çok iyi dereceleri almasına rağmen fark edilmez, başarılarını tekrar tekrar göstermeye çabalar, her başarı ebeveynlerinin kendisini bu sefer fark edeceği ve ödüllendireceği beklentisini yaşatır. Ancak, bu tür beklentiler hayalkırıklığıyla sonuçlanır. Sendromun gelişimi açısından en kritik noktanın burası olduğu söylenebilir. Ailesinin kendisiyle ilgili algısını (“duyarlı” kız) zedelemekten, daha doğrusu böyle olmazsa sevgisini/desteğini kaybetmekten korkan ve aksini düşündüğü taktirde onlar tarafından hiçbir zaman kabullenilmeyeceği / onaylanmayacağı korkusunu yaşayan birey yeteneklerini geliştirdiği ya da birtakım başarılara imza attığı taktirde gerek temel bağlanma figürleri olan ebeveynlerinin gerekse de yakın ilişki içerisinde olduğu diğer insanların onayını-desteğini kaybedeceği korkusunu duymaya başlar. Böylelikle de, örneğin sosyal olarak geri çekilmeye ve kendini suçlamaya başlar hatta özellikle başarısız olacağı durumlar yaratır. Artık ne yaparsa yapsın “beceriksizdir”, hiçbir konuda “başarılı olmamalıdır”, olsa bile “bu kendisi dışındaki başka faktörlerden kaynaklanmalıdır”. Tüm bu süreç, bireyin kendisine güvenmekten korkması ya da kendine güven duymaktan bilerek ve isteyerek kaçınması olarak da düşünülebilir.
Sendromu yaşayan birey, kendisinin aslında “entellektüel dolandırıcı” olduğu duygusunu yaşar. Birey, gerçekte akıllı, başarılı, güçlü ya da parlak bir insan olmadığına inanır ve gittikçe de kendi yetenekleri ya da performans düzeyi hakkında şüphe duyar. Bu sürecin sonucunda da “böyle olmamakla birlikte başkalarını da kandırdığına” ya da “aslında okadar da zeki olmadığına, herkesi yanılttığına” inanmaya başlar. Üstelik, “ne kadar da beceriksiz/başarısız/yetersiz olduğunun” herkesçe farkına varılmasından da korkar. Başarılarını küçümser; başarılarının tamamen tesadüf olduğuna ya da başka kim olursa olsun aynı başarıyı onun da göstereceğine inanır. Artık birey bu andan itibaren, örneğin son derece parlak bir özgeçmişe sahip olmasıyla işe alınmış olmasını hatalı bir işe alım süreci olarak görür. Ya da birçok başarıya imza atmış olan, iki farklı alanda aynı anda master ve doktora eğitimi görmüş olan, ulusal ve uluslararası birçok ödülü olan ve o alanda bir çok başarılı projeye imza atmış olan bir akademisyen dekan olmayı hak etmediği inancıyla rektöre yazı yazar, özür diler ve dekanlıktan istifa eder.