Eskiden dünyayı sınırlar belirliyordu. Ticareti engelleyen faktörlerin de (kotalar gibi) sayesinde, rekabet bu sınırlar içinde yoğunlaşıyordu. Bugünün dünyasını en iyi ne simgeliyor diye baktığımızda internet'i görüyoruz. Bilginin daha önce görülmemiş bir hızla yayılması sayesinde, dünya üzerinde bir malın satış fiyatını, o malın dünyada üretildiği en düşük üretim maliyeti belirliyor. Rekabet küresel düzeyde gerçekleşiyor. Ne üretsek, kaça üretsek yüksek kâr ile satarız günleri sona eriyor.
Türkiye'ye baktığımızda, milli gelîr büyüme hızının rekor seviyede olduğunu görüyoruz. Ortalama yıllık büyüme 1990-2001 arasında yüzde 3, 2002-2005 arasında yüzde 7.5. Ama asimetrik bir büyüme yaşanıyor. Her sektör büyümeyi aynı şekilde hissetmiyor. Çünkü büyümenin kaynağı, Türkiye ekonomisinin dış dünya ile entegrasyonudur. Dolayısıyla dışarı ile entegrasyon biçimi hangi sektörün nasıl etkileneceğini belirliyor. Bu da ihracatımızı kısıtlayan bir faktör, bazı sektörlerimiz büyümüyor çünkü Çin'den gelen rekabet bizim pazarımızın büyüme hızını olumsuz etkiliyor.
Küresel ekonomiye hızlı entegrasyon
2002'den itibaren Türkiye ekonomisinin küresel ekonomiye intibakı son derece hızlı olmaya başladı. 1990-2001 arasında ticaret hacmimizin yıllık ortalama büyüme hızı yüzde 10 iken, 2002-2005 arasında yüzde 27'ye yükseldi. Bu ne demek? Türkiye ekonomisi, küresel ekonominin daha fazla parçası olmaya başlamış.
Küresel pazar ile artan entegrasyonumuzun bir göstergesi de, en büyük pazarımız olan AB pazarında, ithalatı en hızlı artan 20 malda, son 10 yılda Türkiye'nin payının yüzde 1,5'den yüzde 2,5'e yükselmiş olmasıdır.
Ama bu arada ara malı ithalatında da ciddi bir artış var. 1990-2001'de yıllık ortalama artış yüzde 8 iken 2002-2005'te yıllık artışı yüzde 31. Dolayısıyla sanayimizin yapısında bir değişiklik getiriyor. Ara malı ithalat gereğini arttırıyor. Türkiye ne kadar hızlı İhracat yaparsa ara malı İthalatı da o kadar artıyor.
Şimdi sektörlere bakınca neler görüyoruz? Aslında olumlu bir tabloyla karşılaşıyoruz, rekabet gücü çok yüksek olan sektörlerimiz var. Mesela tekstil sektörünün dünyadaki pazar payı yüzde 4 civarındadır. Hem pazar payı büyük, hem de pazar payı büyüme hızı büyükse o zaman yıldız bir sektörden bahsediyoruz, yani çok önemli bir sektörden. Ancak bizim öyle bir sektörümüz yok. Bizim yükselişte olan sektörlerimiz var. Bunlar pazar paylan küçük ama ihracatımızın büyüme hızı yüksek olan sektörlerdir; Televizyonlar, taşıt araçları, beyaz eşya, elektrikli makineler gibi.
Babadan kalma usuller bitti
Peki ne yapmak gerekiyor? Yeni bir gündeme ihtiyaç var. Çünkü kama dahil herkes hazırlıksız bu yeni ortama. Nasıl bir sürecin içinde olduğumuzun farkında olmamız gerekiyor. Bu sürecin bir bütün olarak yönetilmesi gerekiyor. Bu intibak süreci nasıl olacak? Şirketlerimizin çoğu, dünün şartlarına göre örgütlenmiş olan şirketler. Halbuki şimdi yeni bir ortamdayız.
Babadan kalma usullerle iş yapma dönemi bitiyor. Dün, bozuk makro ekonomik bir yapı içinde, yüksek enflasyona ve kamu harcamalarına dayalı iş yapmak durumunda kalan, bu yüzden rekabetçiliği göz ardı eden işletmelerimiz, bugün kar etmek için, azami düzeyde verimli çalışmak mecburiyetindedir.
Şirketlerimizin kurumsallaşmadan ayakta kalması mümkün değildir. Ülkemizdeki şirketlerin büyük bölümü aile şirketidir. Ancak bu şirketlerimiz kurumsallaşmadıklarından sadece yüzde 20'si büyümekte, kalanlarının ömrüyse en fazla 20 yıl olmaktadır. Bu yüzden vergi sistemimiz ve ticaret mevzuatımız, şirketlerimizin birleşerek büyümelerini desteklemelidir.
Yeni bir örgütlenme gerekiyor
Şirketlerimizin önündeki ikinci hedef de üretim ve faaliyet süreçlerini gözden geçirmek olmalıdır. Nasıl üretiyoruz? Hangi kalitede, ne maliyetle üretiyoruz? Artık eskisi gibi satış hacmine, üretim kapasitesine ve şirket büyüklüğüne değil; ne kadar katma değer sağladığımıza ve ne kadar verimli çalıştığımıza odaklanmalıyız. Daha nitelikli işgücüne, kaliteye ve bilgiye dayalı, arge'nin ön planda olduğu, pazarlama yeniliklerine açık yeni bir örgütlenme yapısına hazırlanıyor olmalıyız.
Öİçek ekonomisi artık daha fazla önem kazanmıştır. Yani, şirketler büyüdükçe, satış, kâr ve mali olanaklar gibi alanlarda daha avantajlı hale gelmektedirler. Bu gerçeği Merkez Bankası'nın sektör analizi çalışmasında da görüyoruz.
Sanayide kümelenme olmalı
Büyük ölçekli şirketlerde alacak devir hızı diğerlerine göre daha yüksektir. Aktif devir hızı büyük ölçekli şirketlerde küçük ölçekli firmalara göre iki kat daha fazladır. Her şeyden önemlisi, Küçük ölçekli şirketler 2004 yılında bilanço büyüklüklerinin yüzde 0,5'i kadar net zarar ederken, büyük ölçekli firmalar bilançolarının yüzde 6,3'ü kadar net kar ettiler.
İhracat performansında da büyük ölçekli şirketler öndedir. 2003 ve 2004 yularında küçük ölçekli şirketlerin yurt dışı satışları yüzde 10 azalırken, büyük ölçekli şirketlerin yurt dışı satışları 2003 yılında yüzde 5 ve 2004 yılında
yüzde 28 artmıştır. Küçük ve orta ölçekli şirketlerde faaliyet karının toplam net satışlara oranı 2002 yılından 2004 yılına yarı yarıya azalırken, büyük ölçekli şirketlerde hemen hemen aynı kalmıştır. Öte yandan sanayide kümelenmeyi gerçekleştirmeliyiz. Ne yazık ki kümelenme deyince aynı işi yapanların hepsini bir sanayi bölgesine yerleştirmeyi anlıyoruz. Doğrusu, değer zincirinin değişik aşamalarında faaliyet gösteren firmaları yani tedarikçileriyle, üretim yapanlarla bir araya getirmektir. Bizim şimdiye kadar (belki otomotiv hariç) yapmadığımız önemli bir eksikliğimiz kümelenmenin olmamasıdır. Yan sanayinin oluşturulması bu açıdan önemli. Bunun yapamayınca, bedelini, yüksek aramalı ithalatı ve cari açıkla bugün ödüyoruz.
İşin kolayına kaçılıyor
Mesela, Avrupa'daki televizyon pazarının yarısı, Türk televizyonudur. Ama yan sanayini kurmadığımızdan, yüzde 90 ithal girdiye bağımlıyız. Demek ki, üretim zincirinin daha geniş bir bölümünü, Türkiye içinde tutmayı teşvik etmeliyiz. Oysa biz, yatırımın verimine bakmadan, İşin kolayına kaçıyor, her yatırıma destek veriyoruz. Sonra dönüp bakıyoruz ki, 14 milyon ton unluk buğday üretmemize rağmen, 35 milyon ton işleme kapasitesine sahip, 1,200 un fabrikası kurmuşuz.Çünkü biz teşvik deyince herkesin cebine aynı parayı koymayı biliyoruz.
Kamu idaresi ne yapmalı?
Bu çerçevede kamu idaresine düşen en büyük görev, sanayi yatırımlarını doğru yönlendirmektir. Bunun için bir sanayi stratejisine ihtiyaç var. Her çivi çakan değil, doğru çivi çakan desteklenmelidir. Katma değeri daha yüksek olanlar desteklenmelidir.
Özetle rekabetin küreselleştiği günümüzde eski yöntemlerle, yüksek enflasyona paralel fiyat ayarlamalarıyla, kamu teşvikleriyle, döviz kuruyla rekabetçi olmayız. Rekabetin ilk şartı makro anlamda ekonomik istikrar ve bu kapsamda fiyat istikrarının teminidir. Mikro ölçekte ise, kurumsallaşma, verimlilik artışı ve ölçek ekonomisinin sağlanmasıdır.
Bunları sağladığımız zaman Türkiye'nin girişimci gücünün dünyada baş edemeyeceği rakip yoktur. Daha 25 sene önce, sadece 25 bin şirkete ve bin ihracatçıya sahiptik. Bugün şirket sayımız 650 bin, ihracatçı sayımız 40 bin. Bugün ihracatımızın yüzde 85'i sanayi ürünü ve bunun da yüzde 65'ini dünyanın fiyat ve kalite anlamında en rekabetçi piyasaları olan AB ve ABD'ye yapıyoruz.
Kuzey Afrika'dan Orta Asya'ya 1 milyar kişinin yaşadığı bu büyük coğrafyada yapılan, toplam sanayi ürünleri ihracatının yüzde 65'İni, tek basma Türkiye gerçekleştiriyor. Üstelik bunu, doğal kaynaklara dayalı yapmıyoruz. Bizim en büyük doğal kaynağımız, müteşebbis gücümüzdür. Bu coğrafyada, sanayileşmenin ve özel sektöre dayalı kalkınmanın tek örneği biziz. Başka ülkeler gibi bu dönüşümü dışarıdan yardım alarak değil, kendi çabamızla gerçekleştirdik. Dünyanın 19. büyük ekonomisi olduk. Bu yüzden, Türkiye'nin, Türk girişimcilerinin önü açıktır. Hedefimiz dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biri olmaktır.
Kaynak:Ekonomist/Mayıs/2006
www.sahinlerholding.com.tr