Kurumsal yönetişimdeki başarı faktörleri nelerdir?
Kurumsal yönetişimdeki en önemli başarı faktörü tartışmasız insandır. Bir işin prosedürünü hazırlarsınız, sistemini kurarsınız ama bunu uygulayacak olan insandır.
İnsanların kafasında “Ben bunu nasıl yapar da bunu kendime uygun hale getiririm?” gibi düşünceler oluşmaya başladıkça sistem de bozuluyor. Örneğin, kurumsal yönetişim kavramını yerleştirmeye çalışan ülkelerde, “bağımsız yönetim kurulu üyeliği” diye bir kavram gelişti. Diyorlar ki; biz yönetim kurulunu oluşturduğumuz zaman yönetimden bağımsız bir kişiyi veya kişileri dışarıdan getirip dahil edelim ki, bu şirkette ileriye yönelik içeridekilerin göremediği birtakım sorunlar varsa, dışarıdan gelen kişilerin farklı açılardan yaklaşımları ile bu sorunların önüne geçebilelim. Bunun doğruluk payı var ama bir taraftan da getireceğiniz kişinin kim olduğu, hangi yetkinliklere sahip olduğu da çok önemli. Bakıyorsunuz dışarıdan bir isim; şirketle ilgisi ya da aileyle herhangi bir ilgisi, şirketin yönetimindeki insanlarla herhangi bir yakınlığı bulunmuyor, şirketle alışveriş yapan bir firmanın sahibi ya da temsilcisi de değil. Kağıt üzerinde tamamen dört dörtlük birisi ama kişinin olayla da bir ilgisi yok. Soruyorsunuz, sizin harici yönetim kurulu üyeniz var mı, var. Pekâlâ, ne iş yapar? “Vallahi biz de bilmiyoruz ne iş yaptığını, gelip gidiyor” yanıtını alıyorsunuz.
İşin ruhunu algılayabilmek…
Ben de hep şunu tavsiye ediyorum; uluslararası uygulamaları tabi ki bilelim, bunlara hiç itirazım yok. Ancak asıl önemli olan işin ruhunu algılayabilmek; bir yönetim kurulu nedir, niye oluşturulur…
Aslında yönetim kurulu, Türkiye’nin kanunlarında da bugüne kadar var olan, hissedarlar adına şirketin sevk ve idaresinden sorumlu en yüksek organdır. Hisse sahipleri ya da aile olsun, onların adına yürütme görevini yerine getirmekle görevlendirilmiş en yüksek organ olarak kanunen çok ciddi sorumlulukları vardır. Yönetim kurulundaki bir kişinin yönetim kurulunun görevlerini, hukuki sorumluluklarını mutlaka bilmesi gerekir.
Kurumsal Yönetim Derneği olarak bu konuda da önümüzdeki yıl nisan ayında hayata geçirmeyi planladığımız güzel bir çalışma hazırlıyoruz, birtakım üniversitelerle şu anda görüşme halindeyiz. Üniversitelerle işbirliği içerisinde, yönetim kurulu üyeliğine hazırlık şeklinde bir eğitim programı hazırlayacağız. Bir hafta sürecek programın içerisinde, iletişimden hukuk boyutuna kadar çok geniş kapsamlı bir eğitim verilecek.
Yönetim kurulu şirketin beynidir; eğer bir organizmanın beyni çalışmıyorsa, kolları bacakları çalışsa da hiçbir zaman verim alamaz, sağa sola çarparak ilerlemeye çabalar.
Onun için burada önemli olan şirketin beyin fonksiyonunu yerine getiren yönetim kurulunun iyi çalıştırılması, dolayısıyla insan faktörü; yönetim kurulu görev tanımlarının yapılması, güçler ayrılığı prensibi, yönetim kurulu üyelerinin hangi alanlarda ihtisaslaşacakları, toplantı sıklıkları ve öncelikleri, hangi konularda komitelerin nasıl çalışacağı gibi çok ayrıntılı çalışmalar yapılması gerekiyor. İyi yönetişim uygulayan bir şirketle uygulamayan bir şirket arasındaki temel fark buradan geliyor. Yönetim kurulu iyi işlemiyorsa yönetişim uygulama şansınız yok sayılır.
Türkiye ve dünyadaki uygulamalar: Medeniyetler çatışması…
Dünyadaki uygulamalara bakınca, kurumsal yönetişim dünyada da çok yeni bir kavram olduğundan aslında uygulama bazında Türkiye ile büyük farklılıklar bulunmuyor. Tabi dünya deyince dünyanın hangi bölümünden bahsettiğimizi de iyi tanımlamak gerekiyor.
Anglosakson sistemlerde, batı dünyası içerisinde güven kavramı değerlerle oluşur. Yani sizin aynı değerlere sahip olduğunuz insanı tanımanız şart değildir, benzer değerlere sahip insanlarla oturup konuştuğunuz zaman rahatlıkla ortak bir noktaya ulaşırsınız. Bu tür toplumlardaki iş hayatının gelişiminde, değerlerle yönetilen şirketlere güven sonucunda sermaye daha çok tabana yayılmıştır.
Diğer ifadeyle, sokaktaki insan cebindeki parasını rahatlıkla IBM hissesine yatırabilir. Bilir ki o güveni oluşturan sistem, yani değerler onu koruyacaktır. Sermaye Piyasası Kurulu çalışır, borsası çalışır, denetim mekanizması çalışır.
Doğulu toplumlara doğru gelmeye başladığımızda ise güven, sistem veya değerlere değil tanıdık bildik kişileredir. Bu tamamen toplumsal bir olgudur. Onun için bir şirket kurarsınız, amcanızın oğlunu muhasebeye, dayınızın kızını satışa oturtursunuz. Değerler değil, kişisel ilişkiler ön plandadır. Dolayısıyla bir ülkenin şirketler dünyasını toplumsal yapısından ayırmanız mümkün değil.
Türkiye şu anda bir çaba içerisinde, batılı Türkiye olma yolunda ilerliyor fakat değerler yönünden baktığımızda da doğu kültürünü de içinde bulunduran bir yapı. “Medeniyetler çatışması” diye nitelendirilen kavram bunun bir parçası aslında. Burada farklı bir medeniyet var, farklı bir değer yargısı var. Bence Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne giriş süreci içerisinde çözmesi gereken en önemli konulardan birisi bu. Bunu çözemediği zaman Avrupa Birliği’ne tam entegrasyonda ciddi zorluklar olacak. Ülkeler arasında bu şekilde farklılıklar olması son derece normal ve bunu anlayışla karşılamak lazım. İkincisi, şirketler arasında farklılıklar olması da son derece normal. Biz işin çok başındayız. Sistematik denetim mekanizmaları olan, kurumsal yapı içine geçmiş şirketler dünya şirketi olabilecek.
Siz tabi ki şu tercihi yapabilirsiniz “Ben şirketimi dünya şirketi yapmak istemiyorum, küçük tutacağım” diyebilirsiniz.
Bu örneği hep veriyorum; gidersiniz bir mağazaya, duvarında “Başka yerde şubemiz yoktur” yazar. Yani kişi övünüyor; ben küçük, butik bir mağazayım, benim başka yerde şubem yoktur. Alışveriş yapacaksanız buraya gelin, kaliteyi koruyorum ama sadece bu dükkânda koruyorum, diyor. O zaman tabi ki Türkiye’den dünya şirketi çıkartamazsınız.
Dünya markası olabilmek için o markayı yöneten dünya çapındaki yönetici kadrolarına ihtiyacınız var. Siz şirketiniz için değer yargılarına değil de sen-ben kültürüne göre bir yapı tasarlamışsanız bir dünya markası olmanız da imkânsızlaşıyor.
Uygulama bazında sektörlere göre farklılıklar bulunuyor mu? Örneğin kurumsal yönetişim prensiplerinin finans sektöründe daha etkin uygulandığını söyleyebilir miyiz?
Finans sektörü çok yerinde bir örnek. Aslında ne kadar dışa açıksanız, Türkiye dışında iş yapıyorsanız, bu uygulamalar o kadar geçerlilik kazanıyor. Türkiye’de 1980’li yıllarda serbest kur dönemi başladığında, Türkiye dışa açıldığında ve yabancı yatırımcılar ülkeye geldiğinde; finans sektörü kendi içerisinde önemli bir değişim başlattı. Dolayısıyla 1980’li yıllarda bu işe başlayanlar bugün üst yönetimde yer alan kişiler, daha farklı yetiştiler. Bu anlamda finans sektörü, yaptığı işin doğası gereği dış dünyaya entegrasyonunu çok daha hızlı tamamlamış, kurumsal yönetişim kavramını yerleştirebilme bakımından da ileride bir sektör.
İkincisi, finans sektörü güven unsurunun en yoğun olması gereken sektör çünkü siz oraya güvenip paranızı yatırıyorsunuz. Kurumsal yönetişim niye gerekli diye baktığımızda; siz işinizi uluslararası boyuta taşıyacaksanız, sermaye piyasalarında işlem yapacaksanız, bankalardan borçlanma yapıp işinizi büyütecekseniz, ihracat - ithalat yapacaksanız o zaman yönetişim gerekiyor. Çünkü ne kadar çok üçüncü şahısla ilişkideyseniz o insanlar sizden şeffaflığı, açıklığı o kadar çok bekleyiyorlar.