Oguz C.Gel
Çelişki mi, Kopukluk mu?
“İşletmelerde Evrim” dergisinde bundan 6 ay kadar önce yazmış olduğum iki makaleden oluşan seride, çalışanların once birer “Bağımsız birey” olmaları, daha sonra ise “Takım üyesi” olma peşinde koşmalarında fayda mülahaza ettiğimi belirtmiştim. Bireylerin gelişim süreciyle ilgili olarak Dr. Stephen R. Covey’in “Etkili İnsanların Yedi Alışkanlığı” adlı kitabında sözü geçen modeli esas alınarak şirketlerdeki çalışanlar üzerinde bir benzetim (Analoji) yapılmasının çok da yanlış olmadığını düşünmüş ve söz konusu makalelerde, bu konuyu gündeme getirmiştim.
Konu üzerinde biraz daha düşününce; iş hayatının geçmişi görece sığ olan ülkelerde işadamlarının ve yöneticilerin, niçin birtakım projelerin sonunda;
- “Bunlar bize uymaz, bizde ilişkiler çok sıcaktır”
- “Durum, büyük şehirlerden bakıldığı gibi değil. Bizde durum çok farklıdır”
- “Amerikan Yaması bizde tutmaz, burası Orta Doğu (Veya Akdeniz) ülkesi”
- “Bunlar bizi tanımıyorlar”
gibi birtakım argümanları ortaya attıklarının muhtemel nedeninin de bulunabileceğine yavaş yavaş aklım yatmaya başladı.
Bir düşünelim… Geri kalmış ülkelerdeki şirketler, milyonlarca Dolar para vererek batı ülkelerinden (Başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere) getirttikleri danışmanların, eğitmenlerin, yazılımların ve sistemlerin dönüş biletini hep buna benzer birtakım sözler eşliğinde kesmediler mi? Ama pardon… Bir şey daha var: Bir yandan da onların teknolojisine, başta cep telefonu ve araba olmak üzere birtakım ürünlerine, “Karizmatik” film oyuncularına, işadamlarına, bu ülkede geçici olarak yaşayan şirket yöneticilerine, buraya ziyarete gelen yakışıklı danışmanlara (bazan körükörüne) hayran değil mi bu geri ülkelerin vatandaşları? Peki, geri kalmış ülkeler, hayran oldukları mal ve hizmetleri üretmek, yani ileri ülkelerin kulvarında yarışabilmek için ihtiyaçları olan bilgi, deneyim ve ilkeleri kimden edinecek? Kendilerinden daha da geri ülkelerden mi?
Neden yürümüyor bu iş? Nedir bu çelişki?
Aslına bakarsanız, ortada çelişki falan yok. Gerek yukarıdaki argümanları öne süren işadamı ve yöneticiler, gerekse mal ve hizmeti sunmak üzere batı ülkelerinden gelmiş kişiler, kendi açılarından pek de haksız değiller. Peki şimdi iş daha da karmaşıklaşmadı mı? İki taraftan ikisi de haklı ise, işin içinden nasıl çıkılacak? Hele işin içinde “Çelişki” de yoksa? “Çelişki çözme becerileri” ve benzeri eğitimlerde bir sürü şey öğretiliyor ama… “Olmayan” çelişkiyi nasıl çözeceğiz, dersiniz?
Biraz düşününce anlaşılıyor ki, aslında ortadaki sorunu “Çelişki” yerine “Kopukluk” sözcüğüyle tanımlamak muhtemelen daha doğru!.. Öyle, veya böyle, gerçekten de
“Amerikan yaması tutmuyor”. Peki, niye tutmuyor?
Bu yamanın tutmamasının nedeni çok basit: Geri ülkelerdeki yönetici ve işadamlarının karşısına “Çözüm” diye çıkarılan eğitim ve danışmanlık hizmetlerinin yanı sıra, donanım ve yazılım bileşenlerinin de ciddi bir bölümü bu ülkelerdeki iş dünyasının – en azından şu andaki – hali için tasarlanmış ve uygulanabilecek şeyler değil de, ondan! Yani ortadaki ürün (Mal veya hizmet) ile, onu kullanması beklenen müşterinin “Kullanıma hazır olma” durumu arasında inanılmaz büyüklükte bir boşluk var. Bu “Boşluk”a ise iki şekilde yaklaşmak mümkün.
Birincisi
“Biz superiz! Alman’ın 3 yılda yapamadığını bizim girişimci ruhlu (Aslan - Kaplan) işadamımız 6 ayda becerdi!” şeklinde, herkesin çok bayıldığı söz… Yani
“Biz zaten harikayız. Yabancıların getirdiği mal ve hizmetlerde sorun var. Bize uymuyor. Eksik. Biz daha iyisine layığız!” davranışı… Yani
“Bize işimizi öğretmesinler. Ürettikleri alet-edevatı getirip satsınlar. Biz işimizi biliriz. Hatta biz onlara öğretiriz!” şeklindeki bir söylem. Tabii, böyle bir söylemin ardından gelecek çözüm(!) hazır:
“Peki, bu durumda bizim ortamlarımız için özel tasarlanmış… Hatta biraz yumuşatılmış, esnetilmiş ve sulandırılmış… birşeyler kullanalım”… Veya
“Bize özgü çözüm üretiyor gibi görünen danışmanlara, eğitmenlere, yazılımcılara ve donanımcılara prim verelim!” Doğru ya, bu geri ülkelerde yıllarca yabancı muhasebe programlarına
“Geriye dönük fiş girmeye imkan vermiyor” diye kötü gözle bakılmadı mı? Kanunen suç olan, akla – mantığa sığmayan bir şeyi otomasyona sokmayı (Bilgisayarlaştırmayı) aklının köşesinden bile geçirmeyen “Aptal”(!) batılıların geliştirdiği programlar, geri kalmış ülkelerdeki “Kurnaz” ve “Kurt” işadamlarının veya yöneticilerin ne işine yarayabilirdi ki?
Pardon ama… Adama sormazlar mı? “
Hangi ülkelerdeki iş yapma alışkanlıklarının, iş ahlakının ve iş disiplininin ürünü olarak ortaya çıktı acaba bu “Getirsin satsın” denen alet ve edevat? Bu teknoloji? Bu buluşlar, icatlar?”
İkincisi ise; kişisel görüşüme gore çok daha gerçekçi, ancak pek kimsenin duymak istemeyeceği yaklaşım. Bu yaklaşım ise, “İşletmelerin evrimi”nde son derece önemli, vazgeçilemez derecede gerekli, gerçekleşmesi muhtemelen onyıllar alacak bir aşamanın, geri ülkelere özgü tipik bir “Kurnazlık” ile atlanmaya, yani adeta “Bypass” yapılmaya çalışılmasından doğan kopukluk.
İşte bu kopukluğu anlayabilmek için, yazının başında sözedilen ve daha önceki makalelerimde yer alan, insanların gelişimindeki doğal (Olması gereken) süreci incelemekte yarar var. İşletmelerin evrimi ile ilgili olarak, Covey’in kitabında ayrıntıları verilen bu süreçten esinlenerek yaptığım benzetimi (Analoji) önümüzdeki aylarda, bu makaleyi takip eden birkaç yazıda işleyeceğim.
www.bilgiyonetimi.org